Jules Renard'ın, Havuçkafa adlı romanı onlarca dile çevrilerek tüm dünyada tanındı. Bunun haricinde tiyatro, sinema, televizyon dizisi, animasyon ve opera uyarlamaları da bulunan bu kült kitap, aslında acıklı bir öyküdür ama Renard bu öyküyü alıp, bizlere ironi ve mizahla birleştirilmiş olarak sunuyor.
Çocuğun ve çocukluğun başka bir bakış açısıyla ele alındığı bu kitap, aslında çocuğu hep iyi ve güzel olarak sunan diğer romanlara nispetle çok farklı bir perspektiften gösteriyor okuyucuya.
Havuçkafa'da, çocuğun yetiştiği aile ortamı, bu ortamdaki şefkat eksikliği, ayrımcılık, acımasızlık, ilgisizlik ve dolayısıyla tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan kötülük, soğukkanlılık, öfke işleniyor. Aslında çok zeki ve sevimli bir çocuk olan Havuçkafa ailesinin ilgisizliği sonucu çareyi yaramazlıkta buluyor. Renard bu hassas konuları mizahıyla birleştirerek öyle güzel anlatıyor ki hayran olmamak elde değil. Sade ve gösterişsiz görünmesine rağmen insan ruhunun inceliklerini de paylaşan fazlasıyla derin bir roman bence.
Sevgisiz bir ortamda yetişen bir çocuğa göre aslında her şeyi çok çabuk kavrayan, zeki, empati kurabilen, meraklı, açık sözlü ve dürüst bir çocuktur Havuçkafa.
Romanda özellikle anne sevgisinden mahrum kalan ve bu sebeple kıskançlık gösteren Havuçkafa, bu sevgisizliğin intikamını annesinden almak istediği kadar, başkalarından da intikam almaktan geri kalmıyor. Romanın sonuna kadar Havuçkafa'nın ismini öğrenemiyoruz mesela. Evde, okulda, sokakta sadece lakabıyla anılıyor, lakabı da hepimizin tahminini doğrular şekilde, kızıl saçları ve çilli yüzünden geliyor. Sanki kendisi yokmuş gibi davranılan ve o takma ismin içerisine hapsolup kalmış bir çocuk Havuçkafa...
Kitabın içerisinde bulunan harika çizimlerden bahsetmeden geçmek olmaz elbette. Çizimler İsviçreli,