“Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.”
Kürk Mantolu Madonna, 108
Sanırım yoldan geçen birine “En sevdiğiniz kitap nedir?” diye sorsak alacağımız 10 cevabın 8’i “Kürk Mantolu Madonna” olur. Peki bu kitabın bu denli ünlü olmasının sebebi nedir? Sabahattin Ali gibi bu kadar sansasyonel bir yazar nasıl o yıllardan beri insanların üzerinde bu çapta bir etki bırakıyor, nasıl yıllardır aynı kelimelerle farklı duyguları hatırlatıyor? Sanırım herkesin buna cevabı farklı olur, bu yazı da benim bu soruya cevabım niteliğinde.
“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘Bu böyle olmayabilirdi!’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.”
Öncelikle kitabın konusundan kısaca bahsedebilirim. Almanya’ya çalışmak için giden Raif’in tabloda gördüğü bir kadına âşık olmasını ve o kadınla tanıştıktan sonra başına gelen olayları anlatıyor. Konusu basit gibi dursa da anlatımı oldukça güzeldi. Madonna’nın kürkü Gogol’un paltosu ile yarışabilir mi bilmiyorum ama Dorian’ın portresi ile rekabete girebilir.
Sabahattin Ali’nin eserlerinde tüm insanlığa hitap eden bir şeyler olduğunu düşünürüm. Çok büyük veya çok başarılı bir yazar mı bilemiyorum fakat okuduğunuzda size hiç yaşamadığınız bir hatıra için üzülüyormuşsunuz hissi veriyor. Bu kitap da öyleydi, Raif Bey bana oldukça uzak bir karakter olmasına rağmen sanki yıllardır tanıyormuşum da hayat hikâyesini yeni öğrenmişim, buna şaşırmışım gibiydi yazılanları okumak. Sanki o ve ben aynı yerde hiç konuşmadan saatlerdir oturuyormuşuz da bana birden neden tek olduğunu açıklamaya kalkmış izlenimi vardı.
“Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?”
Raif Bey kendi dünyasında yaşar, orada da kalabalıktır ama bu kalabalık dışarıdakinden daha az rahatsız eder onu. İçindeki dünya da karmaşıktır, sessiz gibi gözükse de düşüncelerinde seslidir. O geceleri dolaşmak ister, nereye gittiğini bilmeden yürür, ona göre sevmek karşılık beklemeden olmalıdır, onun yaşadığı yer kitaplardır. “Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım” der. Göreceksiniz ya, o bu dünyadan ziyade kafasının içinde yaşayan bir insandır. Hakiki hayatı onun için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir. Onun sessizliğini bozan Maria olmuştur ama aynı zamanda Maria onu daha da sessiz kılmıştır. “Madonna delle Arpie” onun için gerçektir artık.
“Maria Puder bana bir ruhum olduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu olduğunu tespit ediyordum.”
Raif Bey’i az çok anlattım size. Şimdi tablodaki o kadın hakkında yazmak istiyorum. Raif Bey’de bir resmi bile olmadığı halde zihninde en canlı anı olarak yaşayan Maria Puder hakkında.
Maria; Raif’e, resmini gördüğü andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrünün bütün senelerinden daha çok yaşadığını hissettiren, Raif’in yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğu biridir. Ama o kendisinin yaşadığını hissetmez. O, birine bağlı kalmak istemez, başına buyruktur, erkekleri sevmediğini bile söyler. Zaten bir erkeği sever Maria, Raif’i.
Raif Bey hep onu beklemişti, tanımasa bile Raif’in hayatı boyunca özlem duyduğu insan oydu. Belki de duygularımızın yoğunluğu doğru düşünmemizi engeller bu yüzden söyleyecek çok şeyimiz olsa bile tek kelime edemeyiz aynı Raif’e olduğu gibi. Maria, Raif için doğru biriydi ama zaman doğru değildi. Maria’nın hayattan beklentisinin kendi yaşantısıyla çok farklı olduğunu düşünüyorum. Çizdiği resmin otoportresi olması bile onu bize açıklar nitelikte aslında.
Maria, kendi kendini yetiştiren bir kadın. Hayatına giren herkes onun yanında yaşamış ama kimse onunla yaşamamış. Raif ise onunla yaşamaya başlamış.
“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku, anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”
Kitaptaki karakterler çok etkileyici oldukları gibi gerçek kişilere de dayanıyor. Sabahattin Ali’nin kızı babasının hapishanedeyken arkadaşına yazdığı mektupları bulmuş, bu mektuplarda kitaptakine benzer bir olay anlatılıyormuş. Sabahattin Ali gibi nahif gibi bir kişinin başından geçmesine şaşırmadığım bir olay doğrusu.
“Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?”
Birçok hata yaparız, bazen hatalarımız karşımıza çıkan insanlar olur bazen ise karşımıza çıkan insanlara yaptıklarımızdır. Pişmanlık duymamız hiçbir işe yaramaz çünkü “hayat bir defa oynanan bir kumardır” ikinci kez oynayamayız. Kitabın sonunu söylemek istemiyorum, sonu en etkileyici kısmıydı bence çünkü. Kitabın geneli de oldukça çarpıcıydı. Eğer yanında kahve ile paylaşıp bir kenara bırakmayacaksanız kesinlikle alıp okumanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Umarım sizin içinizde yarıda kalmış bir konuşmanın üzüntüsü kalmaz, kitap bize bunun üzücü olduğunu gösteriyordu. Kahveyi bırakıp Alpay’ın “Madritli Maria” şarkısını açabilirsiniz, kitaba çok uyuyor, dinlemenizi tavsiye ederim. Son olarak kitaptan en sevdiğim 2 alıntıyla bitirmek istiyorum.
“-Raif... Şimdi ben gidiyorum!
-Evet... Biliyorum!
-Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim... Nereye çağırırsan gelirim!”
“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin..."
Sizin de hayatınıza büyük tesir yapacak kişilerin girmesi dileğiyle...