Puan vermedi·120 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Mart 2023 22:03 Suya bakanın ona taş atma hevesi de olmuştur muhakkak. Bu heves; çocuklukta bir yarış heyecanıyla başlar, ilerde bazen maziyi yad etme bazen de içinde dövemediklerini dövmek şeklinde biçim değiştirerek varlığını sürdürür. Daha birkaç gün önce sahil kıyısında yanındaki çocuklarıyla taş sektirme yarışına tutuşmuş bir baba gördüm. Ustalık kesbedecek kadar dertli dövenler yani derdini dövenler kendi halinde kendi köşesinde yapıyorlardır bu sektirme işini. Aslına bakarsak çok umursamayız bu işi, çocukça gelir herkese, ciddiyetsiz yaklaşır gülümser geçeriz. Oysa her şeyin bir anlamı, nedenleri vardır. Merak etmeyin, bu işe methiyeler dizip onu göklere de çıkarmayacağım şimdi. Sadece Taş Sektirme Ustası’nı daha iyi anlayabilme çabama sizi ortak ediyorum.
Taş Sektirme Ustası’nın bu uğraşını ve uğraşındaki maharetini başta gülümseyerek karşıladım. Tıpkı çevresinden aldığı tepkiyi aldı benden de. Çünkü en dışta olan içeridekine vakıf olamaz ve genele göre yargıda bulunur. Bu çocukça bir takıntı ya da divanelikti. Ama ‘deliliği’ne tutkuyla bağlı birisi vardı karşımızda. Öyle ki taşlardan bahsetmeye başladığında en umursamazın dahi meraklı ilgisini çabucak üzerine çekiyordu. Sahi dedikleri gibi divane miydi bu adam? Yazar Usta’nın deliliği tanımladığı gibi bir devrede takılıp kaldığı ve sürekli orada döngü yaşadığı doğruydu. Ama bu olsa olsa işi deliliğe vurma, gerçeğin acımasızlığından kaçmak olabilirdi. Yani bir savunma biçimi olarak delilik… Doğru ancak bu da cevabın tamamı değil. Onun deliliğinin bir de arifane yanı var. Tarkovski’nin delilerine benziyor fakat cesareti eksik. Onu ilk okumaya başladığımda eski Leyla ile Mecnun dizisindeki İsmail Abi’yi çağrıştırdı bana. Daha sonrasında da bu karakter İsmail Abigillerden dedim; uzaklara el sallayan, “o gemi gelecek” ümidiyle yaşayan, masumane inanışlarından kaynaklı büyük hayal kırıklıkları olan bir türlü tutturamamış, bir türlü gidememiş, kalmayı da beceremeyen bir adam.
Peki taşları neden bu kadar seviyor? Çünkü ‘taşlar geçmişine kolayca yenilmiyor’ ve iyi sır tutuyorlar. Gönlündekileri onlara yükleyip uzaklara gönderdikçe yükü hafifliyor. Taşlar denizle birlikte onun yükünü çeken, derdine ortak olan sırdaşları. Taşlar aynı zamanda onun yaşama tutunduğu nokta. Taşlara bu kadar bağlanmasa yükü çekemez sahiden delirirdi. Çünkü “insan bir uçurumdur” ve içine düştüğünde kurtulma şansı pek azdır.
Yaşadığı yeri ve insanları yadırgayan, bulunduğu resimde sakil duran ancak o resimden çıkmayı da başaramamış, resme sıkışıp kalmış bir adam o. Attığı taşlarla sudaki hareyi çoğaltıp gönlünü sükûna erdirmeyi öğrendiğinden bu yana işini ustalıkla yapıyor.
Sıkı okurluğuna şahitlik ettiğimiz yazarımızın, ilk eser olarak güzel bir kitapla iyi bir noktadan başladığına tanık olduk. Yazar Bulama’nın sade bir tarzı var, tıpkı sakin bir denizi andırıyor. Ancak farklı türleri öyküde buluşturarak her öyküsünde başka bir şey deniyor oluşuyla, her bir öykünün bu deniz üzerinde bir sekiş yaptığını, farklı bir iz bıraktığını söyleyebiliriz. Öyküleri ilgiyle takip ediyorsunuz. Yine her sekmede taşlar değişse de öyküler müstakil olarak da ayrı anlamlar ifade etseler de tüm öykülerin birer halka olarak büyük bir zinciri anlamlı kılmasıyla bunun uzun sekmeli bir tek atış gösterisi olduğunu da iddia edebiliriz. Genel olarak kitabı beğensem de bazı öyküleri daha da çok beğendim (Örneğin: Soluk Taşı, Taş da Bir, Kum da Bir…). Eleştirdiğim bir nokta da var: Beyaz Lekeler öyküsünde fazlasıyla dikkatimi çeken didaktik olma çabasıyla yazılmış kimi kısımların öykünün gerçekçiliğini sarstığını düşünüyorum. Bu sadece birkaç öyküde hafif rüzgâr olarak esse de Beyaz Lekeler öyküsünde dikkat çekiyor. Bazen zenginleştireceğini düşünerek hevesine kapıldığımız kimi parçalar içine katıldığı şeyi eksiltebiliyor. Böyle zamanlarda eğer homojen bir karışım meydana getirmeyip o dokuyu bozuyorsa ekleme yapmak yerine hevesine mâni olmak daha değerli oluyor. Kitabın genel değerini sarsacak bir etkisi olmasa da dikkatimi çektiği için belirtmeden geçemedim. Başarılı bir ilk eser olarak gördüğüm bu kitap umarım değerini görür, okurunu bulur.
Madem ki müteveffa şair Bülent Parlak’ın bir sözü hikayelerden birinin adına verilmiş, o zaman biz de Taş Sektirme Ustası’na tercüman olacak B. Parlak dizeleriyle veda edelim…
“insan
sevdiğine son kez bakamaz
oysa ben
deşilen bir yaranın nereye akacağını bilmeden,
ellerim ceplerimde, bir gitmek sakladım
bir gitmek ki;
suriye kadar dağıldım her seferinde
bunu kimse fark etmedi”