Bu kitabı okuduktan sonra hayatında çok fazla çalkantılar, inişler ve çıkışlar yaşayan insanların, dinginliğe kavuştuktan sonra neden onu bırakmak istemediklerini biraz daha anlayabildim sanırım. Ama burada dinginlikten kastım tamamen sessizlik ve olaysızlık hali. Şimdilerde ise konfor alanı denilen alan. Aslında içinde bulundukları ev, aile, her ne ise, şartları itibariyle dışarıdan bakan bizlere iyi ya da kötü gelse de onlar bu durumda kalmayı tercih ediyorlar. Tıpkı kitabın kahramanı Jonathan’ın yaptığı gibi. O “ellisini aşmış bulunuyordu, yetkin bir olaysızlık içinde geçen rahat yirmi yıllık bir süreyi gerisinde bırakmıştı.” Bundan da çok hoşnuttu. “Çünkü olayları sevmezdi.” Kim severdi ki aslında. Kim dünyasını sürekli bir bilinmezlik içinde yaşamayı isterdi. Ama aynı biz, ne kadar da ilginçtir ki, okuduğumuz kitaplarda normal akışı bozan kahramanın ya da olayın ne zaman başlayacağını da merakla beklemez miyiz? Konfor alanımız içinde değişen ve dönüşen hayatları izlemek isteriz adeta.
“1942 Haziran’ında, balık tutmaktan eve döndüğü sıra -fırtına çıkmıştı o gün, yağmur yağmıştı, uzun süren bir sıcağın ardından,…- evet, balık tutmaktan eve dönmüş, mutfağa koşmuştu, annesini orada yemek pişirirken bulacağını düşünerek, ama kadın orada değildi artık, yalnız önlüğüydü olan, sandalyenin arkalığına asılı. Annen gitti, demişti babası, uzun bir süre için yolculuğa çıkması gerekti.” Annesi kampa götürülür ve sonrasında babası da kaybolur. Kız kardeşi ile amcasının evine kaçırılır ve savaş bitene kadar orada kalırlar.
Yıllar geçer, Jonathan büyür. Ruhunu bu olaysızlık isteği ne zaman sarar bilinmez, evlenme yaşına gelince şöyle düşünür: “Özlediği tek şey olan o tekdüze dinginliğe, olaysızlığa sonunda bu yoldan kavuşabileceğini umuyordu ya.” Lakin eşi dört ay sonra bir Tunuslu ile kaçınca insanlara güvenilemeyeceğine ve onlardan uzak durmak gerektiğine karar verir.
Ardından geldiği Paris’te “aradığı şey rahat değil, yalnız ve yalnız kendisinin olan, onu hayatın hoş olmayan sürprizlerinden koruyan ve içinden bir daha kimsenin kovamayacağı, güvenli bir barınaktı.” Bu cümle bana “Toprağımızın Kokusu” kitabını hatırlattı. Cümle aynı, fakat aktörler yer değiştirmişti. Novellemize dönecek olursak, “oda, Jonathan'ın güvenli adasıydı bu güvensiz dünyada ve öylece kalmıştı, sıkı sıkı sarılabileceği tutamağı, sığınacağı köşe, sevgilisi olarak kalmıştı, evet sevgilisi, çünkü akşamları döndüğünde onu sevecenlikle sarmalıyordu bu sevgili, küçük odacığı, ısıtıp koruyor, bedenini de ruhunu da besliyordu, ihtiyaç duyduğunda hep oracıktaydı, bırakıp gitmiyordu.”
Ta ki 1984 sabahına kadar… O sabah güvercin olayı olduğunda, odasını satın almak için sadece son taksiti kalmıştı. “O zaman sonuçta kendisinin olacaktı sevgilisi ve artık dünyada hiçbir şey ayıramayacaktı onu” O sabah kapıyı açtığında, odasının eşiğine bir güvercinin gelmiş olduğunu görür. Gözlerinde çekingen bir sinsilik olan bir güvercin…Hemen odasına kaçar Jonathan. “Bir adımda geriye, odaya sıçrayıp kapıyı kapattı, güvercinin gözü yeniden açılmadan.” Bundan sonrasında ise, içinde bulunduğu durumu ve ruh halini dürüstçe tespit ettiği bölümü çok etkileyici buldum. “Güvercin ölesiye korkutabilir seni, bir güvercin seni gerisin geri odana püskürtebiliyor, yere yıkıyor, tutsak ediyor. Öleceksin, Jonathan, öleceksin, hemen olmasa bile yakında, hem yaşadığın hayatı da yanlış yaşadın, çarçur ettin, baksana bir güvercin bile altüst edebildikten sonra, öldürmelisin onu, ama öldüremezsin, sinek bile öldüremezsin sen…”
20 yıllık olaysızlık halinin bir insanı düşürebileceği durum gözler önüne serilmişti adeta. Burada da Viyana’da eğitim aldığım esnada tanıştığım bir doktor abla aklıma geldi. Bizim gibi Türk’tü ve tıp okuyordu. Onu şu an hatırıma düşüren şey ise çok farklı ülkelerden Müslüman arkadaşlarının olması sanırım ve bize hep şöyle derdi: “Farklı kültürler ve insanlar aşı etkisi yapar vücutta, bağışıklığı güçlendirir.” Eğer bu böyle olmazsa, bir gün bir güvercin gelip bütün hayatınızı altüst edebilir hatta “menenjit bile olabilirsiniz” …
En sıkıştığı bu anda, çocukluğundan beri yapmadığı bir şeyi yapar ve dua eder Jonathan. “Tanrım, Tanrım, diye yakardı, “niçin terk ettin beni? Niçin beni böyle cezalandırıyorsun?” Depremden sonrasında ne kadar da tanıdık geliyordu bu cümle bana. Allah kulunu terk eder miydi haşa? Yoksa başımıza gelen bütün kötülükler kendimizden miydi?
Odada bulunduğu bu maddi ve manevi sıkışmışlık hali Jonathan’a yapmadığı şeyleri yaptırır ve sonra da “bir kereden bir şey olmaz” diye kaybettiği dinginliğe kavuşmaya çalışır.
Odasında artık hiç oturamayacağını düşündü. Sonra gelen bu musibetin, kendisi hiçbir çaba sarfetmeden, “ölerek” ortadan kaybolmasını diledi. 20 senelik bu olaysızlık hali sadece hayatını değil ruhunu da ele geçirmiş, adeta bir felçli gibi hareket kabiliyetini elinden alarak ona sadece başa gelen musibetin kendiliğinden yok olması dileğini bırakmıştı.
Tüm yolculuklarında ona eşlik eden bavulu ahir ömründe hiç beklenmedik şekilde tekrar çıkmıştı ortaya. “İçgüdüsel eğilimi geri çekilmek istiyordu, güvenli odaya çekilmek, dışarıdaki o korkunç şeyden kaçmak.” Fakat odasından çıkmayı başardı. “Dehşet içinde arkasını dönüp merdiveni inmeye başladı. Bu anda emindi bir daha hiç dönemeyeceğinden.”
Bir bankada bekçi olarak çalışıyordu. Hiç arkadaşı yoktu. “Bankada, envantere dahil olduğu söylenebilirdi neredeyse.”
Öğle paydosunda ilk işi en ucuz bir pansiyona bavulunu bırakmak oldu. O sırada senelerdir o civarda yaşayan evsiz adamı gördü. “Ve Jonathan o zamanlar, otuz yıl önce, onu ilk gördüğünde, içinde bir çeşit, öfkeli bir kıskançlığın, bu insanın sürdürdüğü tasasız yaşama biçimine karşı bir kıskançlığın yükseldiğini hatırladı. Hep, insanın tepesinin tasını attıran bir özgüven, bir öz hoşnutluk, özgürlüğün kışkırtıcı bir biçimde sergilenen havası fışkırırdı içinden.”
Ama aynı evsiz adamın sokak ortasında defi hacet yaptığını görünce ise şöyle diyecekti: “Bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. O zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı.”
Öğle tatilinde “her zaman evde kendine, kendi elektrik ocağında sıcak bir şey hazırlardı, bir omlet, sahanda jambonlu yumurta, rendelenmiş peynirli makarna, önceki günden kalan çorbayla yanına salata, bir fincan da kahve. Öğle tatilinde bir park sırasında oturup kuş üzümlü palmiye yiyip kartondaki süt içmeyeli yüzyıllar olmuştu.”
“Bir anlık bir şeydi insanın yoksullaşıp düşmesi! Bir anlık bir şeydi kişinin özvarlığının görünüşte sağlam taşlarla örülü temeli!” Bir güvercin gelmiş ve o temeli yerinden oynatmıştı işte…Bizim güvercinimiz neydi acaba! O temelleri sarsan, ayağımızın altındaki zeminin ne kadar da kaygan olduğunu bize gösteren o güvercin neydi?
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de parkta atmayı unuttuğu süt şişesini almak için gittiğinde, bacağına takılan bir çivi ile pantolonu kalçasından yırtılacaktı. “Sanki yalnız pantolonunda değil, kendi etinde de on iki santimetre uzunluğunda, kanının, aslında hep kendi kapalı devresi, içinde dolaşa gelmiş canının oluk oluk aktığı, hemen kapatmayı başaramazsa ölümüne yol açacak bir yara açılmış gibiydi.”
“Emekli maaşıyla geçinen, saygın bay olarak, evinde kendi dört duvarının içindeki kendi yatağında değil, burada bankanın kapılarının önünde küçücük bir pislik yığını olarak.” yok olup gideceğini düşündü. Başına gelen musibetin yani güvercinin ölmesini istemesi işe yaramayınca, bu sefer de kendi ölümünü diledi. “Dilerdi ki bilincini kaybetsin, dizleri kıvrılsınlar, yığılıp kalsın. Bütün gücüyle bilincini kaybetmeye, oracığa yığılmaya çalıştı.” Zaten bulduğu otel odası “bir tabutun planına uygundu, tabuttan da pek daha büyük değildi.” Ama hayatının en güzel yemeğini de bu tabutun içinde yiyecekti.
“Yarın öldüreceğim kendimi, dedi. Sonra uykuya daldı.”
Gece fırtına çıkmış, zaten temeli sarsılan ruh sanrılar görmeye başlamıştı. “Burası amcanın evindeki oda da değil, Charenton'da ana-baba evinin çocuk odası-hayır, çocuk odası değil, bodrum burası, evet bodrum, annenin babanın evinin bodrumundasın, çocuksun sen, yalnızca düşünde yetişkin olduğunu gördün, Paris'te iğrenç bir ihtiyar bekçi, ama çocuksun ve annenin babanın evinin bodrumunda oturuyorsun, dışarıda da savaş var, sense yakalanmış, enkaz altında kalmış, unutulmuşsun. Niçin gelmiyorlar? Niçin beni kurtarmıyorlar? Niçin bu ölü sessizliği? Nerede öbür insanlar? Tanrım, nerede ömür insanlar acaba? Yaşayamam ki ben öbür insanlar olmadan!”
Sabah olup da otel odasında olduğunu hatırlaması ile rahatlar ve hafta sonu olduğu için güvercini kontrole gitmeye karar verir. Dışarda her yerde akşamki yağmurdan kalan su birikintileri vardır. “İçinden büyük bir, pabuçlarını çoraplarını çıkarıp yalınayak yürüme isteği geldi ya, bunu yapmadıysa yalnızca tembelliktendir, gözüne ayıp göründüğünden değil.”
Acaba son iki günde yaşadıkları olmasaydı, evinden işe giderken yine çocukluğundaki gibi, su birikintilerine basarak eğlenmeyi düşünür müydü, yoksa her zamanki rutin içinde işine mi giderdi? Şimdi ise “bu küçük, çocuksu yaramazlığın büyük, yeniden kazanılmış bir özgürlükmüşçesine tadını çıkarıyordu.”
“Yürümeye devam etti, oldukça korkusuz, ışığın içinden geçti, arkasındaki gölgeye daldı. Koridor bomboştu. Güvercin yok olmuştu. Yerdeki lekeler silinmiş gitmişti. Kırmızı çinilerde titreşen ne bir tüy ne bir hav.”
Hayatta güvercinler hep gelir ve gider… Aslolan onları nasıl karşıladığımız, bize ne getirdiği ve giderken bizden ne götürdüğüdür…
balkandays.blogspot.com/2023/04/patrick...