Gönderi

TOLSTOY- insanla yaşamla ilgili soruların yanıtı
Puan vermedi·96 syf.··
Beğendi
·
2023 3. kitabı
1.Bölüm Ben çok erken yaşta çok fazla okumaya ve düşünmeye başladığımdan dinden vazgeçmem çok erken ve bilinçli bir vazgeçiş oldu 16 yaşımdan itibaren dua etmeyi bıraktım, kiliseye gitmeyi ve oruç tutmayı kendi İsteğimle terk ettim. Çocukluğumdan başlayarak bana bildirilmiş olanlara inanmayı bıraktım ama yine de inandığım bir şey vardı. Tanrı Red etmiyorum ama bu hangi tanrıydı işte onu söyleyemezdim. (4-5) İnancımın, hayvani içgüdüler dışında hayatıma yön veren tek gerçek inancımın, o sıralarda mükemmelleşme inancı olduğunu apaçık görüyordum. Ama mükemmelleşme neydi ve mükemmelleşmenin nasıl bir amacı vardı, bunuda söyleyemezdim. Kendimi zihinsel olarak mükemmelleştirmeye çalışıyordum, öğrenebileceğim ve hayatın karşıma çıkardığı her şeyi öğreniyordum, irademi mükemmelleştirmeye çalışıyordum, uyumaya gayret edeceğim kurallar koyuyordum kendime, her türlü alıştırmayla gücüme ve becerilerimi geliştirerek, her türlü her türlü Yoksunlukla dayanıklı ve sabırlı olmayı öğreterek kendimi fiziksel olarak mükemmelleştirıyordum. Bunların hepsini de mükemmelleşme olarak görüyordum. Hepsinin temeli elbette ahlaki mükemmelleşmeydi, ama kısa sürede onun yerine genel olarak mükemmelleşme, yani sadece kendi kendimin ya da tanrının karşısında daha iyi olma isteği değil, diğer insanlar karşısında daha iyi olma isteği aldı. çok kısa bir süre sonra da insanlar karşısında daha iyi olma isteği, yerine başka insanlardan daha güçlü olma, yani başkalarından daha ünlü, daha önemli, daha zengin olma isteğini bıraktı. İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum, ama gençtim, tutkuların vardı, iyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlak açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, olaylarla karşılaşıyorum oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor teşvik ediyorlardı. mevki ve makam düşkünlüğü iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu. Fakat bu hayatın ikinci özellikle üçüncü yılında bu inancında kusursuzluğundan kuşkulanmaya ve onu araştırmaya başladım. 2.Bölüm Evlenene dek altı yılımı daha kendimi bu deliliğe kaptırarak böylece geçirdim o dönemde yurtdışına gittim Avrupa’daki hayat ve benim ilerici bilgili Avrupalı insanlarla yakınlaşma, genel anlamda mükemmelleşme inancını daha da pekiştirdi, Bu inanç zamanımızın eğitimli insanların çoğunda bulunan alışılmış biçimi aldı ben de. Bu inanç ilerleme sözcüğü ile ifade ediliyordu. O zamanlar bu sözcüğün bir anlam ifade ettiğini sanıyordum. Yaşayan her insan gibi daha da iyi nasıl yaşarım sorusuna kafa yoran ben, bu soruya ilerlemeye uygun yaşamalıyım yanıtını verirken, dalgalar ve rüzgârlarla sürüklenen bir kıyıkda ki adamın söylediklerinin aynısını söylediğimin henüz farkında değildim. Paris’te bulunduğum sırada bir ölüm cezasının infazını izlemek, ilerleme konusundaki boş inancımın ne kadar güvenilmez olduğunu gözlerimin önüne sermişti. Başın bedenden ayrıldığını, başın ve bedenin ayrı ayrı kutularda çırpınarak ses çıkarmaya başladığını gördüğümde aklılla değil, bütün varlığımla anladım ki hiçbir akıl ve ilerleme teorisi bu hareketi haklı çıkaramaz. Hangi teoriye uygun olursa olsun, Dünya yaratıldığından beri dünyadaki bütün insanlar gerekli bulsalar bile ben bunun gereksiz ve kötü bir şey olduğunu, bu yüzden de neyin iyi neyin gerekli olduğuna karar verirken insanların ne söylediğinin ve ne yaptığının değil, ilerlemenin de değil, kendi yüreğimle hissettiklerimin önemli olduğunu biliyordum. Ama bunlar kuşku duyduğum ender anlar, ender durumlardı, ben sadece ilerleme inancına bağlı kalarak yaşamaya devam ediyordum. Yurtdışından döndükten sonra köye yerleştim ve köy okullarında ders verdim. Oradan dönünce evlendim. Mutlu aile yaşantısının yeni koşulları beni hayatın genel anlamı konusundaki her türlü arayıştan tamamen uzaklaştırdı artık. Bu süre zarfında bütün hayatımı aileme, karıma, çocuklarıma, dolayısıyla da hayatımızı sürdürecek parayı artırma çabalarına odaklanmıştım . Önceki genel mükemmelleşme ve ilerleme isteğinin yerini artık ailemle birlikte olabildiğince iyi yaşama isteği alınmıştı. Böyle 15 yıl daha geçti. (Syf 17) Bu şekilde yaşayıp gidiyordum, ama bundan beş yıl önce bana çok garip şeyler olmaya başladı ilk başta sanki nasıl yaşayacağımı, ne yapacağımı bilmiyormuşum gibi bir şaşkınlık, yaşamın duraksadığı anlar gelmeye başladı üzerime, ne yapacağımı şaşırıyordum ve canım sıkılıyordu ancak bu durum geçiyordu eskisi gibi yaşamaya devam ediyordum. Daha sonraları bu şaşkınlık anları giderek daha sık ve hep aynı şekilde yinelenmeye başladı. Yaşamın bu duraksama anları hep aynı soruyla, neden? Sorusuyla ortaya çıkıyordu. ‘’Peki ya, sonra? ‘’ İlk başta bunlar bana amaçsız, yersiz sorular gibi geliyordu. Hepsinin bilinen şeyler olduğunu ve ne zaman bu soruların yanıtını bulmak istesem harcadığım emeğe değmeyeceğini o sırada bunlarla uğraşacak zamanımın olmadığını, çözümlemeyi aklıma koyduğumda nasılsa yanıtlarını bulacağımı sanıyordum. Ancak sorular giderek daha sık yenilenmeye başlamıştı giderek daha ısrarcı bir şekilde yanıt bekliyorlardı ve bu yanıtı sorular hep aynı yerden düşen noktalar gibi tek bir kara delikte birleşti. Benim de başıma aynı şey gelmişti. Bunun rastlantıyla ortaya çıkmış bir rahatsızlık değil, çok önemli bir şey olduğunu ve aynı sorular tekrarlanıp duruyorsa bunların yanıtlarını bulmam gerektiğini anlamıştım. Ben de yanıtları bulmaya çalıştım. Sorular öyle aptalca basit çocukça sorular olarak göründü ki gözüme ancak bu soruları ele alıp da yanıtlarını bulmaya çalışır Çalışmaz ilkin bunların çocukça ve aptalca SORULAR değil hayattaki en önemli ve en derin sorular olduğuna, ikincisi de ne kadar düşünürsem düşüneyim bunların yanıtlarını bulamayacağıma o anda emin oluyordum. 3..Bölüm Hayatım durmuştu soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum ve soluk almadan, yemeden, içmeden, uyumadan yapamıyordum. Ama yerine getirilmesinden memnuniyet duyacağım, akılcı bulduğum isteklerim olmadığı için bir hayatımda yoktu. Gerçeği öğrenmek bile istemiyordum, çünkü gerçeğin ne olduğunu tahmin ediyordum. Gerçek, yaşamın manasız olduğuydu. Ruhumun derinliklerinde hayatımın bir anlama sahip olduğuna inandığım zamanlar bundan sevinç duymak bana iyi geliyordu. Bu ışık ve gölge oyunu, yani hayattaki komik, trajik, dokunaklı, güzel ve korkunç olan şeyler o anlarda beni eğlendiriyordu. Ama hayatın saçma ve korkunç olduğunu öğrendiğimde aynadaki oyun artık beni eğlendiremezdi. Eğer çıkışının olmadığını bildiğim bir ormanda yaşayan biri olsaydım bu ormanda yaşayabilirdim, ama ben ormanda yolunu kaybetmiş, kaybolduğu için korkuya kapılan, yolu bulmak için sağa sola koşup duran, attığı her adımın kafasını daha çok karıştırdığını bildiği halde oraya buraya koşmadan yapamayan biri gibiydim. 50 yaşında beni intihara kadar götüren sorum, aptal bir çocuktan bilge bir yaşlı ya tek her insanın içinde yatan, benim de gerçekte başıma geldiği gibi, sormadan yaşamanın mümkün olmadığı en basit soruydu.. şuydu: hayatımın ileride kaçınılmaz şekilde beni bekleyen ölümle yok olmayacak bir anlamı var mı? Hayatın sorusuna yanıt ararken ormanda yolunu kaybetmiş bir insanın hissettiği duygunun tamamen aynısını hissediyordum. Orman içinde açıklık bir alana çıkmış, bir ağaca tırmanmış, uçsuz bucaksız bir alanı açık seçik görmüştüm, ama bu alanda ev olmadığını ve olmayacağını da görmüştüm, ormanın en sık yerine, karanlığın içine gitmiş, karanlığı görmüştüm ve yine ev yoktu. -Hayatın anlamı ne? -hiçbir şey. Ya da: -Yaşayacağım da ne olacak ? -hiçbir şey. Ya da : -var olan her şeyi neden var ben neden varım? -var olduğun için var. Hayatımın anlamı ne? Şeklindeki sorumun o bilgi alanındaki yanıtı tekti ‘’Sen, ‘hayatım’ dediğin şeysin, sen, rastlantıyla geçici olarak bir araya gelmiş parçacıklarsın. Bu parçacıkların birbirini etkilemesi, değişmesi, senin içinde ‘hayat’ dediğin şeyi üretiyor. Kendimi kandıracak bir şey yok. Her şey boş. Doğmamış olan şanslıdır, ölüm hayat’dan daha iyidir, hayattan kurtulmak gerekir. Bilgi de açıklama bulamayınca çevremdeki insanları bulmaya umut ederek hayatı aramaya benim gibi insanlar çevremde nasıl yaşıyorlar beni umutsuzluğa düşüren bu sorunun yanıtını nasıl yaklaşıyorlar gözlemlemeye başladım. 1.Birinci yol cehalet yoludur bu çıkış yolu hayatın bir kötülük ve saçmalık olduğunu bilmemek ve anlamamaktan ibarettir. 2.İkinci yol hayatın umutsuzluğunu bilerek ejderhaya ya da farelere bakmadan ama balı en iyi şekilde yalayarak var olan nimetlerden yararlanmaktan ibarettir . bizim çevreden insanların çoğu ikinci çıkış yolunu izliyor bütün bu zevkleri yıkacak olan hastalıkların yaşlılığın ve ölümün kaçınılmazlığını unutma olanağı veriyor. Bu insanlardan bazılarının düşüncelerindeki ve hayallerindeki darlığın pozitif diye adlandırdıkları bir felsefe olduğunu iddia etmeleri, bence onları soruyu görmeyerek bal yalayanlar kategorisinden farklı kılmıyor. 3.Üçüncü yol, kuvvet ve enerji yoludur. Bu yol hayatın kötülük ve saçmalık olduğunu anlayıp onu yok etmekten ibarettir. Az rastlanan güçlü, yolundan şaşmayan insanlar böyle davranır. Kendilerine yapılan şakanın tamamen aptalca bir şaka olduğunu, ölenlerin yaşayanlardan daha fazla yaralı olduğunu ve yaşamamanın daha iyi olduğunu anlayıp böyle davranırlar ve bu aptal şakaya bir anda son verirler. Ben en saygın yolun bu olduğunu görüyor ve böyle davranmak istiyordum. 4.Dördüncü yol zayıflık yoludur hayatın kötülüğünü ve saçmalığını anlayarak ve onun hiçbir şey getiremeyeceğine en başından bilerek hayatı sürdürmeye devam etmekten ibarettir bu yolda. Bu gruptan insanlar ölümün yaşamdan daha iyi olduğunu bilirler ama akıllıca davranacak yani bu kandırmaca ya bir an önce son verecek ve kendini öldürecek güçleri olmadığı için bir şey bekler gibidirler. Bu zayıflık yoludur, çünkü ben daha iyisinin ne olduğunu biliyorsam ve bu da benim elimde olan bir şeyse neden daha iyi olana kendimi teslim etmiyordum? Ben bu gruptaydım. Zihnimi ne kadar yorarsam orayı Buda çıkış yolundan başka bir yol görmüyordum. Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hala yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Peki o zaman yaşamaya neden devam ediyorlar ve hayatın akla uygun bir şey olduğundan kuşkulanmayı neden hiç düşünmüyorlar? Sonra aklıma şu soru geldi ya henüz bilmediğim bir şey varsa? Aslında cehalet tam böyle davranır cehalet her zaman tam bunu söyler. Herhangi bir şey bilmediğin de o bilmediğin şeyin aptalca olduğunu söyler. Aslında şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya insanlık, hayatının anlamını anlamadan yaşamak mümkün olmadığı için anlıyormuş gibi yaparak yaşamış ve yaşamakta olan bir bütündür, bense hayatın tamamen saçmalık olduğunu ve yaşamanın mümkün olmadığını söylüyorum. Bütün bu kanıtlar beni muhakemelerimden çıkan sonucu gerçekleştirmeye, yani kendimi öldürmeye ikna etmiyordu. 4.Bölüm Bilim adamlarına ve zengin insanlara değil, ölü ve diri basit insanların geniş kitlelerine göz atınca ben başka bir şey gördüm. Bütün milyarlarca ölü ve diri insanın ender istisnalar dışında hepsinin, benim yaptığım sınıflandırmaya uyumadığını, onların soruyu anlamayan kişiler olarak kabul edemeyeceğimi, çünkü bu soruyu bizzat onların ortaya koyduğunu ve soruya olağan üstü bir açıklıkla yanıt verdiklerini gördüm. Onlara göre insanın kendini öldürmesi en büyük kötülüktür. Benim kabul etmediğim ve küçümsediğim hayatın anlamı ile ilgili o bilgi besbelli bütün insanlığın elinde varmış. Akılcı bilginin hayata anlam verme diye hayatı dışladı, milyarlarca insan ve tüm insanlık tarafından hayata verilen anlamın ise küçümsenen, yalan bir bilgiye dayanmakta olduğu sonucu çıkıyordu ortaya ve akılcı olmayan bu bilgi, benim göz ardı etmemin mümkün olmadığı bir şeyin ta kendisi olan inançtır. Bu tanrıdır, altı günde yaratılmıştır, şeytanlar ve meleklerdir ve aklımı kaçırmadığım sürece kabul edeceğim her şeydir. O böylece daha önce bana tek, biricik bilgi gibi gelen akılcı bilgi dışında tüm yaşayan insanların başka bir bilgisi olduğunu, ve bunun akıl dışı bir bilgi olan ve insanlara yaşam olanağı veren inanç olduğunu kaçınılmaz olarak kabul ettim. İnancın akla uygun olmadığı düşüncesi benim için eskisi gibi kalıyordu, ama insanla yaşamla ilgili sorularının yanıtı dolayısıyla da yaşama olanağını sadece inancın verdiğini de kabul etmeden edemiyordum. Gerek diğer insanlara gerekse bana yaşamın anlamını ve yaşama olanağı veren inançtır. İnsanlık var olduğundan beri nerede yaşam varsa orada yaşam olanağını veren inançtır ve inancın başlıca özellikleri her yerde, her zaman bir ve aynıdır. Hangi inanç kime hangi yanıtları verirse versin, inancın verdiği her yanıt, insanın bir sonu olan varlığına sonsuz bir anlam, acılara, yokluklara ve ölümle yok olmayan bir anlam katacaktır. Demek ki hayatın anlamını ve yaşama olanağını sadece inanç da bulmak mümkündür. Ve anladım ki inanç, en önemli anlamıyla sadece görünmeyen şeylerin ortaya çıkarılması değil sadece ilham değil inanç, insan yaşamının anlamı ile ilgili olan ve insanın kendini yok etmeyip yaşamasını sağlayan bilgidir. İnanç yaşama gücü dur. Eğer insan yaşıyorsa herhangi bir şeye inanıyordur. Bir şeyler için yaşaması gerektiğini inanmasaydı yaşamazdı. Eğer sonu olan şeylerin aldatıcı olduğunu görmüyor ve anlamıyorsa sonu olan bu şeye inanır, eğer sonu olanın aldatıcı olduğunu anlıyorsa sonsuz olana inanmak zorundadır. İnançsız yaşamak mümkün değildir. 5.Bölüm Artık her türlü inancı kabul etmeye hazırım yeter ki bu inanç yalancılık olabilecek şekilde aklın doğrudan reddini istemesin benden. Budizmi de Müslümanlığı da kitaplardan araştırdım, en çok da Hıristiyanlığı kitaplar ve çevremdeki insanlardan soruşturdum. Doğal olarak ilk önce çevremdeki inançlı insanlara, bilim insanlarına, Ortodoks ilahiyatçılarına, yaşlı kişilere yeni düşüncelere sahip Ortodoks ilahiyatçılara ve hatta kurtuluşu kefalette inanmakta gören yeni hıristiyanlara başvurdum. Bu inançlı insanları dört elle sarılıyor, onlara nasıl inandıklarını ve hayatın anlamını nerede gördüklerini soruyordum. Bu insanların inançlarını kabul edemiyordum. Onların inanç yerine koydukları şeyin, hayatın anlamını açıklayan değil, karartan bir şey olduğunu ve beni inançlı biri olmaya yönelten yaşamla ilgili soruma yanıt vermek için değil, bana yabancı gelen bir takım başka amaçlar için inançlarını öne çıkardığını görüyordum. Umudun ardından, bu insanlarla ilişkilerimde defalarca ve defalarca yaşadığım eski umutsuzluğa geri dönme korkusunun yarattığı acı duygusunu anımsıyorum. En iyi‘tan bu insanların inançlarını açıklarken benim her zaman yakınlık duyduğum Hristiyan gerçeklerine pek çok gereksiz ve akıldışı şey karıştırmaları değil de beni iten şey bu insanların hayatının tek bir farkla inançlarında kendi açıkladıkları esasları bile uymamaları farkıyla benim hayatımla aynı olmasıydı. Onlar, yani bizim çevredeki bu inançlı insanlar, tıpkı benim gibi varlık içinde yaşıyorlar, varlıklarını artırmaya ve korumaya çalışıyorlar, yokluklardan, acılardan, ölümden korkuyorlardı ve tıpkı benim gibi ve inancı olmayan bizler gibi, zevklerini tatmin ederek, en az inançsızlar kadar kötü yaşıyorlardı. Hiçbir muhakeme beni onların inancının gerçekliğini inandıramazdı. Beni buna inandırabilecek tek şey hayatla ilgili olarak bana korkunç gelen yoksulluk, hastalık ve ölümün, onları korkutmayan bir anlama sahip olduğunu kanıtlayan eylemler olabilirdi. Oysa bizim çevreden inançlı insanlar arasında öyle eylemlerde görmüyordum. Ve bu insanların inancının benim aradığım inanç olmadığını anladım. Ve ben yoksul basit cahil insanlar arasından inananlarla hacılarla, keşişlerle, köylülerle yakınlaşmaya başladım. Bizim çevreden inançlı insanların hayatı inançlarıyla çalışıyordu, inançlı emekçilerin tüm hayatı ise inanç bilgisinin hayata verdiği anlamin kanıtıydı. Ve ben bu insanların hayatına da inançlarına da dikkatle bakmaya başladım ne kadar dikkatle bakarsam onların gerçek bir inançları olduğuna ve inançlarının onlar için gerekli olduğuna ve onlara bir tek bu inancın yaşam anlamı ve olanağı verdiğine o kadar çok inanıyordum. O tüm hayatın tembellikle eğlenceyle ve hayattan duyulan hoşnutsuzlukla geçti bizim çevremizde gördüklerimin tersine, bu insanların tüm hayatının ağır bir çalışmayla geçtiğini ve onların hayattan daha az hoşnutsuz olduklarını görüyordum. Bizim çevremizden insanların yokluklar ve acılar için kadere karşı gelmelerine ve kızmalarına karşılık bu insanlar hastalık ve üzüntülere, herhangi bir şaşkınlık ve direniş göstermeden, bütün bunların olması gerektiğine ve başka türlü olamayacağını, bunların hepsinin iyi şeyler olduğunu sakin ve kesin bir güvenle kabul ediyorlardı. O zamanlar bu inançları neden bir kenara attığımı ve anlamsız bulduğumu şimdiyse neden kabul ettiğimi ve anlam dolu bulduğumu anladım. Yanlış düşünmekten çok kötü bir yaşam sürdüğüm için kaybetmiştim yolumu. kendime benim hayatım nedir? Diye sormuş, kötülük ve saçmalıktır, yanıtını almıştım. Doğruydu, benim hayatım, yani şehvete Göz yuman bir hayat anlamsız ve kötüydü, bu yüzden de hayat kötü ve anlamsızdır, yanıtı genel olarak insan hayatıyla değil sadece benim hayatımla ilgiliydi. Peki insan ne yapmalıdır? İnsan da hayvanlar gibi hayatı var etmelidir, ancak tek bir farkla, hayatı tek başına var ederken ölecektir, hayat kendisi için değil herkes için var etmelidir. Ve insan bunu yaptığı zaman eminim ki kendisi mutlu, hayatı da akıllıca bir hayat olacaktır. Beni kurtaran tek şey ayrıcalıklı durumdan kurtula bilmen basit işçi halkın gerçek yaşamını görerek bunun tek gerçek yaşam olduğunu anlayabilmem oldu. hayatımın başlıca ve biricik amacının daha iyi olmak, yani bu irade ile uzlaşarak yaşamak olduğu düşüncesine döndüm tanrı inancına ahlaki mükemmelleşmeye ve hayata anlam katmış bir balığa döndüm sadece tek bir fark vardı o zamanlar bütün bunlar bilinçsiz olarak kabul edilmişti şimdiyse bunlar olmadan yaşayacağımı biliyordum. Her şey inancın Özü onun hayata, ölümle birlikte yok olmayacak bir anlam vermesidir. Halkın inancına girmiş olan pek çok şeyi bana ne kadar garip görünse de hepsini kabul etmiştim ayinlere gidiyordum sabah ve akşam dua ediyordum perhiz yaparak kiliseye gidiyordum ve ilk zamanlar aklım hiçbir şeye karşı çıkmıyordu eskiden bana olanaksız gelen şey şimdi ben de bir itiraz uyandırmıyordu. ancak inancın ibadet yönünün tuhaflığını benim açımdan doğrulayan bu düşünceler hayatımın tek meselesi olan inanç konusunda kuşku duyabileceğim hareketler yapmam için yeterli değildi yine de. İnancın ibadet yanını yerine getirirken halkla kaynaşmış bir durumda olmayı bütün kalbimle istiyor ama bunu yapamıyordum bunu yaparsam kendime karşı yalan söylemiş olabileceğimi hissediyordum burada da yardım ama yeni rus ilahiyatçılarımızın eserleri yetişti. Bu ilahiyatçıların açıklamalarına göre inancının temel Dogması kilisenin yanılmaz oluşudur. Kilise tarafından bahsedilen her şeyin kesinlikle doğru olduğu sonuç ortaya çıkıyordu sevgiyle birleşen bu nedenle de gerçek bilgiye sahip olan insanların toplandığı kilise benim inancının temeli haline geldi gerçekliği anlamak için bölümlemek ayrışmamak gerekir bölünmemek için seni sevmek ve kabul etmediğim bir şeyle uzlaşmak gerekir gerçek kendini sevgiyi açar bu yüzden de eğer sen kilisenin ibadetlerini uyumazsan sevgiye ihanet etmiş olursun sevgiye ihanet edince de gerçeği algılama olanağından yoksun kalırsın, bu muhakemedeki yanıltıcılığı o zamanlar görmüyordum. O zamanlar ruhumun bütün gücüyle her türlü çelişkilerden kaçınmaya ve karşılaştığım kilise tezlerine olabildiğince akılcı bir şekilde açıklamaya çalışıyordum. Kilise ibadetlerini yerine getirirken aklıma boyun eğiyor ve kendime bütün insanlığın sahip olduğu bir geleneğe bağlı kılıyordum. Perhiz yapıyordum oruç tutuyordum evde ve kilisede ibadetlerimi yapıyordum Kilise ayinlerini dinlerken her bir sözcüğü anlamaya çalışıyor bu sözcükleri verebildiğim anlam veriyordum. Benim için en önemli sözler fikir birliği ile birbirimizi sevelim sözleriydi daha sonraki baba oğul ve kutsal ruhla inanırız sözlerini ise geçiyordum çünkü bu sözleri anlayamıyordum. Bu kuşkulara rağmen hala Ortodokslara tutuyordum. Ancak çözümlenmesi gereken yaşam soruları ortaya çıkıyordu ve bu sorunların kilise tarafından benim yaşadığım inancın esaslarına karşılık bir şekilde çözüme beni Ortadokslukla ilişki kurma olanağından kesinlikle vaz geçiriyordu.  Bu sorunların ilki Ortodoks kilisesi ve ve Katoliklerin kiliselere karşı tavrıydı. İnsanların hepsini tek bir inançla ve sevgiyle birleştirmeyi vaad eden öğreti bu öğretinin ta kendisi en iyi temsilcilerinin ağzından bana bunların bir yalanın içinde bulunduklarını ve onlarla yaşama gücü veren şeyin şeytanın dayatması olduğunu ve olası tek gerçeğe sadece bizim sahip olduğumuzu söyledi. Ortodoksların, kendileriyle aynı inanca bağlı olmayan herkesi zındık saydıklarını, Katoliklerin ve diğerlerinin de Ortodoksluğu aynı şekilde dinden sapma olarak kabul ettiklerini gördüm. Kendi inançlarını tıpkı Ortodokslar gibi Ortadoksluk da bunu gizlemeye çalışır, sözlerle açıklanmayan herkese karşı düşmanca davrandığını gördüm . Tüm farklı inanışlardan din adamları, bunların en iyi temsilcileri, bana kendi inançlarının gerçek olduğunu, diğerlerinin yoldan çıktığını, yapabilecekleri tek şeyin onlar için dua etmek olduğunu söylediler sadece. Baş rahiplere, piskoposları, yaşlı keşişlere, rahiplere gidip soruyordum hiçbiri bu yoldan çıkmayı bana açıklamayı denemede bile içlerinden sadece biri bana her şeyi açıkladı ama öyle bir açıklama yaptı ki bir daha hiç kimseye soru sormadım. Ortadokslukdan neredeyse tamamen koptum. Kilisenin yaşam meselelerine yaklaşımı ile ilgili ikinci sorunda savaş ve idam konusundadır. O sırada Rusya’da savaş vardı. Ruslar Hristiyanlık aşkına kardeşlerini öldürüyordu. Bu konuyu düşünmemek elde değil. İnsan öldürmenin her inancın ilk esaslarından birine ters düşen bir kötülük olduğunu görmemek olanaksızdı. Ancak kiliselerde silahlarımızın başarısı için dua ediliyor inanç öğreticileri bu cinayeti inançdan kaynaklanan bir iş olarak görüyorlardı. Sadece savaşta işlenen bu cinayetleri değil, savaştan sonra iç kargaşa zamanında da yanlış inanca sapmış çaresiz gençlerin öldürülmesini onaylayan Kilise üyeler, din öğretmenleri, keşişler, papazlar gördüm. Hristiyanlık vaaz veren insanlar tarafından yapılanların hepsini inceledim ve dehşete kapıldım. Bir zamanlar gereksiz görerek bütün bir küçümsemeyle bir kenara attım ilahiyat ilmini incelemeye başladım. Gerçeğin öğretide var olduğundan kuşkum yok, ama öğretide yalan olduğu da kuşkusuz ve ben gerçekte yalanı bulmalı birini diğerinden ayırmalıyım ve işte bu işe giriştim bu öğretide neyi yanlış neyi gerçek buldum ve hangi sonuca vardım, Eğer bir değer taşıyorsa ve birileri için gerekli bir şeyse, herhalde bir gün bir yerde basılacak olan bu eserin bundan sonraki kısımlarını da işte bunlar oluşturuyor.
Felsefe
İtiraflarımLev Tolstoy · Antik Kitap · 201629,3bin okunma
··
592 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.