Yeniden inanmak, neye, neden, nasıl?
Kitaptaki yazılar 4 üst başlık altında toplanmış:
İlkin "Alegorik Düzlem" başlığı altında, bir porte çiziyor yazar. Oldukça dramatik bir Müslüman portresi bu. Kendi mutlak doğrusunu unutmuş, kafasında ve kalbinde bir oluk, bir boşluk açmış bir Müslüman. Açtığı boşlukta kaybolmuş, yolunu bulmaya çalışmış. Bu boşlukta bir ses aramış, hakikate dair bir ses... Kendinden olmayana kulak kesilmiş, Batı'ya, hakikatten kopuk aklına... Hiçbir ses işitememiş hakikate dair ancak bu kayboluş korkusu, bu tedirginlik, bu titreyiş... Bu savaş meydanında (boşlukta) uzun süre kalamayacağını anlayarak bir kaçış yolu aramış,bir sığınak... Eşyaya sığınmış, tükettikçe fazlasını istemiş ve tüketimin nafile olduğu tükenmez bir açlığa mahkum etmiş kendini. Hergün farklı ülküden medet ummuş, her ülkü onu başka çıkmaza sürüklemiş. Sıkışmış göğsü, dokunduğunu soldurur hale gelmiş ve nihayetinde sevgili Müslüman, aklıyla alabileceğini sandığı, ne kadar yaklaşsa de serap misali ulaşamadığı menzilin; kendisine şah damarından daha yakın olduğu gerçeğini yitirmiş.
2. bölümde "Paradokslar" üst başlığı altında 21. yüzyılda bir Müslüman'ın, büyük seküler çarkların dişleri arasında nasıl çiğnendiğini okuyorum. Bu seküler çarklarda zulüm kavramının anlamını tekrar idrak ediyorum. (Zulüm: "bir şeyin doğasına zıt bir zorlama, o şeyin doğasını değiştirmek için girişilen zorbalık" s. 52) Bu yazılar biraz da üstte bahsi geçen o yitik Müslüman'ın neden ve nasıl yitip gittiğini anlatıyor. Dinini yaşamak konusunda tek vücut olacağı, kendine dayanak bileceği bir cemaatten peyderpey yoksun bırakılmış ve dinde münferitliğe sürülmüş bir Müslüman...
3. bölüm Müslüman'ın bu hücumlara karşı nasıl bir "Tavır" içinde olması gerektiğine dair. Anlıyorum ki tavrımız daima kendi silahlarımızı kuşanmakla başlamalı. İmanın en büyük silah olduğunu ve "akıl ve muhakemenin İslam'a teslim olmakta yalnızca yollardan bir yol" olduğunu bilmeli ve ilkin kendi inanç temellerini yerli yerine oturtmalı.
Ve son olarak 4. bölüm Cemaat adlı, Müslümanların dinlerini bireysel ve toplumsal olarak iki cihetle yaşayabileceği cemaatin inşasının ne şekilde mümkün olabileceğinş anlatan bir yazıdan oluşuyor.
Kitabı okurken ilkin bir ümitsizliğe kapılmak mümkün ama Rasim Özdenören'in çözümsüz ve sadece buhranlarını anlattığı yazılarına pek rastlamıyorum. Bu kitabında da ilkin kaybolup sonra bir çıkış yolunun (en azından) varlığını görmek her şeye rağmen umutlarımı yeşertiyor. Evet diyorum yeniden inanmak ve tertemiz başlamak gerek yaşamaya. Sıfırdan iman etmek, teklifi ilk kez almış gibi kabul etmek, ülfetten silkinip hayret ve heyecanla bakmak... Dipdiri bir şuurla yaşayabilmek dini...