Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya karar verdiğim kitap tam bir hayal kırıklığıydi. Öncelikle kitap yaşlı bir adamın taşındığı yeni evin hikayesiyle başlıyor. Sanıyorsunuz ki bu hikayenin bir şeylerle ilgisi var ama yok maalesef. Neden yazıldığını anlamak zor.
Sonra karakterin kendi hikayesini okumaya başlıyoruz. Hikaye aniden geçmişe dönüyor, aniden bugüne dönüyor. Anlatımda büyük boşluklar var. Ama bu kitabı rahatsız edici yapan şey ne editör hataları, ne yazım yanlışları ne de anlatım boşlukları.
Hikayenin ana teması karısını döven disariya iyi içeriye kötü bir adamın bunlardan epeyce kötü etkilenen oğlunun kendi karısını dövmesi ve kadın öldükten sonra yaşadığı pişmanlığı anlatıyor. Karısını döven her iki karakterin de karıları öldükten sonra büyük bir aydınlanma yaşayarak iyi olmaya çalışmaları, kendini bulma çabaları anlatılıyor. Bu çabalar ışığında karısına şiddet gösteren ama Allah'ına yakın adamlar için yazar tarafından mazeretler uyduruluyor. Her iki karakterde yaşadıkları ve pişmanlıkları yüzünden yazar tarafindan aklaniyorlar. Uyguladıkları şiddet meşru ve affedilebilecek bir zemine oturuyor. Kitap üç nesil erkeğin dayak yiyen kadınların hiçbir yorumu, serzenişi olmadan birbirlerini aklamalarini dini ve tasavvufi zeminlere oturmasını anlatıyor.
Yazara bu kitapla şiddet uygulayan ve şiddet mağdurlarına ne mesaj verdiğini sormak isterdim.
Özellikle Tuğrul karakterinin sevgilisine babam annemi hiç sevmedi mi diye sorması ve Nihal'in adamın karısını mütemadiyen dovdugunu, ezdigini bilmesine rağmen sevmemiş olsa bu evliliği devam ettirmesi diyerek ana karakteri aklamasi yazarın kendi fikirlerini ve seven erkek elbette döver fikrini asilamasini çok güzel ozetliyor. Acaba yazar kendi kızı dayak mağduru olsa damadına bu öğütleri mi verirdi ya da kızının ne yapmasını beklerdi?
Ben okuyup zamanımı boşa harcadım siz aman uzak durun.