Merhaba öncelikle herkese, yeni bir inceleme yazıma hoşgeldiniz. Bu kitabı ilk gördüğümde hep macera kitabı sanıp uzak dururdum, ne o öyle vurdulu kırdılı kitap mı olur diyerek bu kitabı da macera kitapları kategorisine sokardım. Birgün kitaplar üzerine fikirlerine itimat ettiğim bir arkadaşım bu kitabı övdü bana, kişinin okuduğu kitaplar genelde psikoloji ve felsefe üzerine olduğu için bu kitabı övmesi şaşırtmıştı. Hemen gittim ve aldım, ilk sayfayı açtığımda artık her şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmeden okumaya başladım. Martin’in ilk satırlarındaki o acemilik ve doğallığı içime işlemişti, sanki o acemi ve dobra çoçuk bendim, vazoyu kıran, Ruth’un gözlerine bakamayan o çoçuk bendim. Aç kaldığında sanki aç kalmış gibi aç kaldım, her motivasyonu kırıldığında ben yıkıldım, Ruth’u her anlatışında benim sevdiğim kadınmış gibi sevdim, her değişiminde sanki ben değişmiştim. Martin’in Ruth ve özellikle kendisi için yaptığı değişim, bedelini düşünmeden yaptığı adımlar sonrası yaşadığı varoluş krizi ve anlam arayışında ben anlam aradım. Gemiden atlayıp intihar ettiğinde ise duygusal bir boşluk yaşadım. Kitap bittiğinde uzun uzun duvarı seyrettim, hayatımın bir bölümü kapanmıştı resmen, Martin ile olan yolculuğum çok acı bir şekilde sona ermişti ama bu durumdan asla rahatsız değildim aksine öğrenip, gelişmiştim. Martin iyiki hayatımın bir yerinde yer aldın, iyiki seni tanıdım. Teşekkürler bu güzel roman için Jack LONDON.