İDEAL BİR DEVLET NASIL OLUR?
7/10
·372 syf.··
Beğendi
·
2023 74. kitabı
KONU: MÖ 340 civarında, Platon tarafından, hocası Sokrates’i konuşturarak, diyalog şeklinde yazılmış bu kitapta; Platon, ideal bir devlet kurmaya çalışır. İyi, mutlu, doğruluktan yana adil bir devlet kurabilmek için gereken her detayı en ince ayrıntısına kadar sorgulayarak düşünür. Pek çok konuya değinir, toplumda yaşayacak olan grupları kategorize eder, sınıflara ayırır; yöneticiler, bekçiler (askerler/koruyucular), çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar). Sokrates, kurduğu bu devlet düzeninde, toplumdaki tüm bu insanların, nasıl müzikler ve masallar dinleyeceklerinden, nasıl besleneceklerine; nasıl spor yapacaklarından, nasıl eğitim alacaklarına kadar her şeyi planlar. ÖZET: Kitap, doğruluk, eğrilik; iyilik, kötülük kavramlarını irdeleyerek başlıyor ve kime dost, kime düşman denir? Sanat nedir? Erdem nedir? Devleti korumak için kişide bulunması gereken değerler nelerdir? Devlette yönetenler ve yönetilenler nasıl belirlenir? Devleti kurarken kadının yeri nasıl belirlenir? gibi pek çok soru soruyor. Doğruluğu ararken, “doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün bir insan topluluğunda da vardır. Peki, toplum bir tek insandan daha büyük bir şeydir diyemez miyiz? Öyleyse, daha büyük olan bir şeyde doğruluk, daha büyük ölçüde vardır. Onu orada görmek daha kolaydır. Onun için isterseniz, önce toplumda arayalım doğruluğun ne olduğunu. Böylece de en küçükte en büyüğe benzeyen yönleri buluruz.” der ve düzenli bir toplumun nasıl doğduğunu incelemeye başlar. * Toplumun oluşma sebebi; insanın insana olan gereksinimidir. * İnsanın gereksinimi yiyecek, barınma ve giyinmedir. * Öyleyse çiftçi, duvarcı, dokumacı ve hatta bedenimizin başka isteklerini karşılayacak başka kişilere gerek olacak. * Çiftçinin, mimarın, dokumacının, kunduracının kullanacağı araçları yapmak için birileri olacak. * Çiftçilere, çift sürmek için öküz, mimarlara taşıtacakları şeyler için yük hayvanı; dokumacılara, kunduracılara yün ve deri sağlamak için hayvanlara bakacak çobanlar, sığırtmaçlar filan da katılacak. * Toplum nerede kurulursa kurulsun, başka şehirlerden öteberi getirmek gerekecek. Bu işleri yapacak aracı kişiler de gerekecek. * Toplum yalnız kendine yetecek kadar değil, başka şehirlerle alışverişi sağlayacak çoklukta ve çeşitli mal yetiştirecek. * Bu alışveriş için tüccarlara ihtiyaç olacak. * Bu ticaret deniz yoluyla yapılırsa denizcilikten anlayanlar gerekecek. Şimdi bunlar, toplumun içinde emeklerinin verimini aralarında nasıl paylaşacaklar? * Bundan da bir pazar yeriyle alışveriş aracılığını yapacak olan para doğacak. * Pazar yerinde çiftçi ürettiği malı satmak için durursa ürün üretemez bu sebeple perakende satıcılar gerekecek. Derken toplumu bu şekilde kurduktan sonra doğrulukla eğriliğin bu toplumun neresinde yer aldığını aramaya devam eder. İnsan temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra bununla yetinmeyen bir yapıda olduğu için, işin içine duygular, arzular, hırslar girer. Böylece akıl ile arzuları da tartışmaya başlar. Platon’a göre iyi bir devlet, bilge, yiğit, ölçülü ve doğrudur. Beden için idmanı, ruh için müziği, zeka için iyi bir eğitimi kullanarak ölçülü ve dengeli bir toplum yaratmaya çalışır. En önemli şeylerden biri; toplumda her kişinin, kendi yaradılışına en uygun olan şey ne ise sadece onu yapmasıdır. Jimnastik yapmak, iyi beslenmek, müzik dinlemek, felsefe ve bilimle uğraşmak; bunlar insanı insan yapan gerekli unsurlardır. Aklı ön planda tuttuğu için, aklın önüne geçebilecek duyguları dizginlemek gerektiğini söyler. Yaşanan acılara verilecek tepkilerde, şiirin insanın aklını kullanmaktan uzaklaşıp, ahlanıp vahlanınca iyi ve mutlu olmak yerine kötü ve mutsuz olmasına yol açar diye düşünür. Bu sebeple buna neden olacak kısımların şiirlerden atılması gerektiğini savunur. Kadınların toplumdaki yerini belirlerken savunduğu düşünce; cinsiyetine bakmadan kimin elinden hangi iş geliyorsa ve o işin gerektirdiği değerlere sahipse o işi yapabilmesidir. İnsanın zihni ve arzuları arasındaki çatışmayı şu örnekle verir ki dualite yasasına gönderme yaptığı için çok beğendiğimi söylemeliyim. İçimizde iyilik olduğu kadar kötülük de vardır. “Nasıl ki bir okçu için ‘elleriyle yayı hem itiyor hem çekiyor’ diyemiyorsak yani ‘yayı bir eliyle itiyor bir eliyle de çekiyor’ dememiz doğru oluyorsa aynı şekilde insanın arada bir susayıp da kendini içmekten alıkoyduğu olur. Yani içlerinden bir şey emrediyor içmelerini, başka bir şey de alıkoyuyor onu. Burada birbirinden iki ayrı şey vardır; biri içimizdeki hesaplayan, düşünen yandır ki, buna akıl yanımız deriz. Ötekiyse, düşünmeyen, sade arzulayan yanımızdır. O, sadece sever, acıkır, susar, coşar, doymak, zevk almak ister.” Sokrates, bir insanın ölçülü olmasını, aklı ile duygularını mutabakata getirmesi gerektiğini söylerken aslında biraz psikolojiye de değinmiş oluyor. (Ya da benim anladığım öyle) Çünkü bence insan arzuları çok güçlü ve bunları eğitim almadan dizginlemeye kalkmak sadece zorla bastırmak olur ki bu bir yerde patlar ya da kendine zarar verir. Bana göre ölçülü olmak aslında kendine hakim olmak değil de iyi bir şekilde eğitilip, arzuların, tutkuların, acının nereden geldiğini, ne olduğumuzu öğrenip bunların üstüne çıkarak hakimiyet sağlamak olsa gerek. Köle ya da efendi gibi hissetmekten çok, neyin ne olduğunu bilme, farketme ve seçim yapabilme gücü. Bu ne kadar eğitim alınsa da bazen, insanın bazı acılarda boynunu eğiyor, evlat acısı gibi… Sokrates bu noktada köle ve efendi kavramlarını çok ince görmüş ama yine de “buyruğuna almak” kelimesini kullanınca kulağıma köle-efendi durumu ile aynı geliyor. “Ölçü, dedim, isteklerimize, tutkularımıza vurduğumuz bir çeşit dizgindir. Bu anlamın izlerini halk deyimlerinde buluruz. Örneğin, kendini tutma, kendine hakim olma gibi… Ne dersin? Kendine hakim olma tuhaf bir deyim değil mi? Kendine hakim olan, kendinin kölesi olmuş olmuyor mu? Kendinin kölesi olan, kendinin efendisi de demektir. Aynı adam hem köle oluyor, hem efendi. Bana kalırsa, bu deyimi şöyle anlamalı: bir insanın içinde iki yan vardır: bir iyi, biri kötü. İyi yan, kötü yanı buyruğuna aldı mı, buna kendine hakim olma diyoruz, bunu yapanı da övmüş oluyoruz. Tersine, kötü eğitim görme, kötülerle düşüp kalkma yüzünden iyi yan zayıflar da, kötü yanın buyruğuna girerse, böyle birine de kendinin kölesi deriz. Buysa kötüleme olur.” (S.129) Platon acı ve zevk kavramlarına dokuzuncu kitapta yeniden değinmiştir. Platon her ne kadar yalan konusunda gerçeklikten uzaklaştırdığı için mutlaka kaçınılması gerektiğini söylese de kitabın bir bölümünde, insanların yaşamları boyunca devletin yararına iş gözetmesi amacıyla, bir yalan bile uydurur! Bu uydurduğu yalanı masalların içinde, hikayelerle ve Tanrı inancını kullanarak insanların zihnine tohum gibi ekmeyi planlar! (Detaylar sayfa 110-111’de) Sokrates ile konuşurken onun cümleleri ele alışı o kadar öz anlamlarıyla alıyor ki, insanın söylemek istediğini anlatabilmesi için kavramlara çok hakim olması ve kıvrak bir zekaya sahip olması gerekir. Onunla konuşurken genel anlamda örnekleyerek lafını kabul ettiremezsin. Örneğin doğruluk ile ilgili olan bir diyaloğu yazacağım: - Thrasymakhos: Doğruluk, güçlünün işine gelendir. İşte benim düşüncem. - Sokrates: Ne demek istediğini bir anlayayım da öyle. Daha kavrayamadım. Doğruluk güçlünün işine gelendir, diyorsun. Peki, bununla ne demek istiyorsun acaba? Örneğin pehlivan Pulydamas bizden güçlüdür. Güçlü olduğu için de, öküz eti yemek onun işine gelir; öyleyse bizim için de en doğrusu öküz eti yemektir. Bunu mu demek istiyorsun? Sokratesle tartışmak ve ona bir şeyi kabul ettirmek gerçekten zor. Platon doğruluğu ararken, ahlak ve etik konusuna değiniyor aslında. Yaptığımız iyi şeyleri, iyilikleri neden yapıyoruz? Sorgulamaya sebep olabilecek cümleler kuruyor: “Babalar oğullarına doğru adam olacaksın derler, doğru yolu gösterirler; eğiticilerin de yaptığı budur. Ama doğruluğu, doğruluktur diye değil, insana iyi ün kazandırdığı için överler.” (s.47) Bir Tanrı ya da gözetleyen olmazsa bilgilerimizi kötü yönde kullanır mıyız? “Peki, bir orduyu korumasını en iyi kim bilir? Düşmanın niyetlerini gizlice öğrenmesini, sırlarını çalmasını bilen değil mi? Demek, bir şeyin en iyi koruyucusu, en iyi bekçisi, o şeyin en usta hırsızıdır da. Öyleyse, doğru adam, paraya bekçilik etmesini bildi mi, çalmasını da bilir. Yani doğru adamın bir hırsız olduğu sonucuna varıyoruz.” (s.10) Platon adil bir devlet oluşturmak için yöneticilerin filozof kral olmasını savunur. Çünkü gerçek bir filozof; düşünmeden söyleneni yapmaz, bilgeliğin bütününü ister, bütün bilimleri kapmaya hazır, seve seve okur, öğrenmeye doymaz. Çünkü filozof doğruluğa bağlıdır. Çünkü filozof; “istekleri bilimlere ve onlarla ilgili her şeye çevrilmiş olan yalnız ruhun zevkini arar, beden zevklerini bir yana bırakır. Böyle bir insanda ölçüsüzlük, açgözlülük olmaz. Çünkü insanların zenginliği, gösterişi niçin aradıklarını düşünecek olursak, bunları aramak en az ona yakışır.” Kitap boyunca pek çok kavram ve mesele üzerinde duruldu. En çok da doğruluk. Ve bir sonuç çıktı ortaya: “Doğruluk ve bütün öteki değerler, insanı iyiye götürürlerse, yararlı olabilirler.” (S.219) Peki ya bu İYİ NEDİR? “Halk için zevk, aydın kişiler için düşünce” (s.220) Diyalogları kısa kısa yazacağım: - Birçok iyi şeylerin varlığını kabul ediyor, dilde bunları birbirlerinden ayırt ediyoruz. - Kendiliğinden iyi olan da vardır diyoruz. - Birçok şeyler görülür, kavranmaz. İdealarsa kavranır, görülmez. - Görünen şeyleri hangi gücümüzle görürüz? - Görme gücümüzle. - Sesleri duyma gücümüzle, daha başka nesneleri de başka duyularımızla… - Gözlerimizde istediği kadar görme gücü olsun, onları istediğimiz gibi kullanalım, her şeyde istediği kadar renk olsun. Bir başka cinsten üçüncü şey işe karışmazsa, gözlerimiz görmez. - Işık! Bu şey ışık. - Gökteki Tanrıların hangisi bu bağı elinde tutar? Hangisinin yardımıyla gözlerimiz, görebildiği kadar görür? - Güneş Tanrı… - Görme yetisi ve bu yetiyi içinde taşıyan göz dediğimiz şey güneş değildir, tabii. Ama duyular arasında güneşe en yakın olanı gözdür. - Görmenin kendi değil, sebebi olan güneş de gördüğümüz bir şey değil midir? - Şimdi şunu iyi belle, iyinin doğurduğunu söylediğim varlık güneştir. İyi, onu kendine eş olarak yaratmıştır. Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da iyi, düşünce ve düşünülen şeyler için odur. - Nesneler gun ışığıyla aydınlandı mı, aynı göz onları apaçık görür; kör olmadığı ortaya çıkar. - Ruh için de şöyle düşün: Ruh, bakışlarını gerçeğin ve varlığın aydınlattığı bir nesneye çevirdiği zaman onu kavrar, bilir ve tam bir anlayışa varır. - İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir. (S.225) Buradan sonra idea kavramına daha derinlemesine dalıyor. Hatta yedinci kitapta Platon en çok bilinen düşüncesi; mağara alegorisinden bahsediyor. Gerçek nedir? Görünen gerçek midir? gibi sorularla kafası dolan ve gölgelerle yetinemeyen (ben gibi) insanlar, mağaranın dışını merak edip zincirlerinden kurtulmak için yaşıyor olabilirler. En azından ben öyleyim. Benim anladığım kadarıyla Platon bilimi savunuyor ama gerçeğe ulaşma yolunun felsefede, diyalektikte olduğunu düşünüyor. Bu düşünceye şu cümlelerinden varıyorum: “Bu bilimlerin ruhun gözünü açması, ışıklandırması, onu körleştiren, bozan türlü kaygıları silmesidir. Ruhun gözüyse, bedenin yüzlerce gözünden çok daha değerlidir bizim için; çünkü, gerçek varlığı yalnız onunla görürüz.” (s.248) “Tanrısal dünyaları seyretmiş bir kimse, insan hayatının düşkün gerçeklerine inince, şaşkın ve gülünç bir hale düşer.” (s.235) “düşünme gücü bir başka türlü güçtür. Tanrısal bir şeyler vardır onda.” (s.236) “Ruhu karanlıktan aydınlığa çevirme, yani gerçek varlığa yükseltme işi bu. Bizim gerçek felsefe dediğimiz de budur işte.” (S.239) “Gözler ya da başka bir duyu, tekliği olduğu gibi görürse, bu bizi varlığın özüne götüremez.” (s.244) Peki ben soruyorum; varlığın özü kavranabilir mi? Tanrı hakkında söyledikleri: Tanrı her şeyin değil, ancak iyi olan şeylerin sebebidir. (s.70) Tanrının iyi ve güzelden yana bir eksiği yoktur. (s.71) Tanrılar en güzel, en iyi varlık olduklarından, hep oldukları gibi kalırlar. (S.71) Sekizinci kitapta siyasi rejimlere değinir: Aristokrasi, Timokrasi, Oligarşi, Demokrasi. Lakin Platon’a göre söyleyebileceği son söz; “Filozoflar bu devletlerde kral ya da şimdi kral, önder dediklerimiz gerçekten filozof olmadıkça, böylece aynı insanda devlet gücüyle akıl gücü birleşmedikçe, kesin bir kanunla herkese yalnız kendi yapacağı iş verilmedikçe, sevgili Glaukon, bence bu devletlerin başı dertten kurtulamaz, insanoğlu da bunu yapmadıkça tasarladığımız devlet mümkün olduğu ölçüde bile doğamaz, kavuşamaz gün ışığına.” (s.182)
Felsefe-Düşünce
DevletPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201932,9bin okunma
·
216 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.