Akıl ve Tutku - Kitap Özeti Gibi İnceleme
10/10
·392 syf.··
2023 10. kitabı
·
25 günde okudu
·
Okunma: 14 Mayıs 2023 03:15
Öncelikle belirtmek isterim ki, beni bu kadar içine alan bir kitap okuduğumda en son ocak ayındaydık ve “Dorian Gray’in Portresi”ni okuyordum. Her ne kadar Dorian Gray’in Portresi’nin kurgusu ve sonu daha çok ilgimi çekse de, “Akıl ve Tutku”nun mükemmel bir detaysallıkla yazılmış olduğunu kabul etmek zorundayım. Zincir gibi birbirine bağlanan detayları tek tek okumaya bayılan bir okur olarak Akıl ve Tutku’yu; olay örgüsü ve karakterler arası ilişkilerin son derece gerçekçi işlenmesi bakımından daha çok sevdiğimi kabul ediyorum sanırım. Ama yine de başucu kitabım hâlâ “Dorian Gray’in Portresi”dir. Romanı okurken olayların akışıyla birlikte bütün karakterler hakkındaki düşüncelerim sürekli sürekli değişiyordu. Okudukça kitabın her bölümünde bir başka ilginç olayla karşılaşıyordum ve her bölümde yeni bir bilgi ediniyordum olay örgüsüyle ilgili. Bu yeni bilgiler o kadar sık geliyordu ki; daha bir dakika önce aklımdan geçenlerin, bir dakika sonra nasıl bir evrim geçirdiğine mi yoksa öğrendiğim yeni bilgiye mi şaşırsam bilemiyordum. Ama ilginç bir şekilde bu yeni bilgilere ve karakterlerin bir bir ortaya çıkan yeni yüzlerine ayak uydurmakta hiç zorlanmadım. Yani abartısız her bölümde ciddi birer “plot twist” vardı sanki ve ben buna bayıldım. Kitabı okuduysanız hatırlarsınız, sonuna kadar devam ediyordu bu şok edici olaylar silsilesi. Zaten buram buram drama kokan bir romandı ki kitapta ismini sıklıkla duyduğumuz “Mrs. Jennings”in kurguya dahil olmasıyla da dedikodular bitmek bilmedi. Çok keyif aldım okurken çünkü Jane Austen, karakterler arası ilişkileri (özellikle Elinor ve Marianne'in kardeşlik ilişikisini) şahane bir titizlikle yürüttüğü söylem analizi ile yazmıştı. Adeta kurgusal bir toplumdilbilimsel makale okur gibiydim. O kadar hoşuma gitti ki upuzun bir inceleme de yazdım her karaktere ayrı ayrı. Mrs. Jennings, ana karakterlerimizin akrabası. Aslında bütün karakterin akrabası veya komşusu diyebiliriz çünkü bütün karakterler, birbirlerinin dıdısının dıdısı. İşin içine bir de karakterlerin birden fazla hitap şekli girince, hangi hitabın hangi karaktere atfedildiğini anlamak zorlaşıyor biraz. Bu Fransız ve Rus edebiyatında da başımıza gelen bir olay ama söz konusu İngiliz edebiyatı olunca bu duruma ayak uydurmak çok daha kolay bence çünkü soy adı sistemleri bizim alışageldiğimiz sisteme çok benziyor. Neyse, nerede kalmıştık? Mrs. Jennings, bana iyi niyetli ama bir o kadar ortalığı karıştırma potansiyeli olan, çöpçatan bir Aykut Elmas teyzesini anımsattı roman boyunca. Kimden yeni bir gelişme öğrense hemen tanıdığı bütün arkadaşlarına iletmek üzere gezmelere çıkıyor ve iyi niyetli de olsa genç arkadaşlarının hoşlandığı kişiler hakkında patavatsız şakalar yapıyordu. Ancak sırf bu yüzden onu acımasız bir geveze zannederseniz, size on yedi yaşındaki (ki kitapta çok büyük bir yaştı bu) Marianne’in düştüğü yanılgıya düştüğünüz haberini vermek durumundayım. Marianne, Mrs. Jennings’in genç arkadaşlarından birisi, bu kadın hakkında hiç de olumlu düşüncelere haklı olarak sahip olmayan bir karakter. Fakat ne zaman ki Marianne aşk acısı çekmeye, yas tutmaya başlıyor; Mrs. Jennings onu incitecek şakalardan ve sözlerden son derecede dikkatli bir şekilde kaçınıyor. Hatta Marianne ölümcül bir şekilde hastalandığında başında duran üç kişiden birisi kendisi. Yani ilk başta benim de çok gıcık olduğum bir karakter olan Mrs. Jenning; aslında çok tonton, yalnızlığını çevresindeki insanlarla kapatmaya çalışan, vefat etmiş eşini özleyen, iyi niyetli ama lafını sakınmayı bir türlü öğrenememiş aristokrat bir İngiliz kadınından başkası değil benim gözümde. Kendisinin yapacak herhangi bir işi o kadar yok ki, tek derdi bekar ve güzel genç kızlara hayırlı birer kısmet bulmak. Ayrıca çok yardımsever ve haklı olanı savunmaya her zaman istekli olması, kendisinin güvenilir bir karakter olduğunu hissettirdi bana. Sıcak kanlı ve sosyal bir mizacı vardı. Bu yüzden küçük kızı Charlotte’un, annesinin aptal bir kopyası olduğunu düşünüyorum. (Bu arada bu ismin “şarlot” diye okunduğunu öğrenince çok şaşırmıştım, ekstra bir bilgi.) Charlotte tatlı, neşeli ama bir o kadar da gereksiz konuşan bir kadın ve bunun sebebi de zeki olmayışı, diye düşünüyorum. Ya da çok az konuşmayı tercih eden kocasıyla iletişim kurma çabası da bunun bir nedeni olabilir. Ama zeki olmadığı kesin. Charlotte’un ablası Lady Middleton, hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz babalarına çekmiş olmalı mizaç noktasında çünkü kendisi ne annesine ne kardeşine benziyor. Her karakter hakkındaki görüşüm değişti, demiştim. Evet, Mrs. Jennings bence güvenilmemesi gereken bir karakterdi ilk sahneye çıktığında ancak sonrasında zorluk çeken diğer bütün karakterlerin en büyük destekçisi oldu. Chalotte’u sevimsiz bulmuştum ama zamanla aslında gerçekten tatlı bir karakter oluduğunu düşünmeye başladım. Ama Lady Middleton hakkındaki görüşlerim önemli ölçüde değişmedi. Kendisinin yargılayıcı, kibirli ve haset dolu bir karakter olduğu bir gerçekti. Kardeşi Charlotte’a kıyasla hiç de iyi niyetli biri değildi. Bu da kendisine büyük bir antipati beslememe yetti. Her ne kadar aptalca konuşan insanlara fazla tahammül edemesem de Lady Middleton ile sohbet etmektense Charlotte ile sohbet etmeyi tercih ederdim. Charlotte’un iyi niyetini ve saflığını fark ettiğimde zaten kendisine olan toleransım da artardı, diye tahmin ediyorum. Zaten Lady Middleton da beni sevmezdi eminim. Ayrıca gözlemlerime göre, kendinden zeki olduğunu düşündüğü kişileri de sevmiyordu Lady Middleton; bu da öz güven düşüklüğü belirtisiydi bence. Çünkü Lady Middleton gibi insanlar, başarılı olmak istedikleri ama kendilerini başarılı bulmadıkları herhangi bir konuda başarılı olan herhangi birini sevmezler. Lady Middleton bana göre zarif olmayı kafaya takmış durumdaydı. Onun zariflik anlayışını da zaten hiç anlamadım ama kendince zarif olan kişilere yaklaşıyordu sadece. Bu yüzden soğuk, hızlı sıkılan birisiydi. Ayrıca zeki olmak da zarifliğin bir parçası gibi geldi bana ama mesela kendisinin kitap okumadığından bahsediliyordu. Yani istediği zariflik seviyesine kendisi ulaşmış değildi anladığım kadarıyla ve bu yüzden trajedya okumayı çok Marianne’i hiç sevmiyordu. Kitapta Lady Middleton’a tıpa tıp benzeyen bir karakter daha vardı ki zaten bu iki karakterin de sevdiği tek karakterler, birbirleriydi: Mrs. John Dashwood, kendi adıyla Fanny. Ana karakterlerin gelini olan Fanny Ferrars Dashwood, zeki olmasa da kurnaz birisiydi. (Bu arada “Ferrars” kadının kızlık soy adı ve “Dashwood” da kocasının soy adı.) Kocasını nasıl yönlendireceğini çok iyi biliyordu ve kocasında da biraz salaklık ya da düşünme tembelliği vardı bence. Kocası John Dashwood, babasının ilk ve tek oğluydu ve annesiyle babası ayrılmıştı. Babasının yaptığı ikinci evliliğinden de üç kız kardeşi olmuştu: Elinor, Marianne ve Margaret. Fanny, görümcelerini (ana karakterler) ve üvey kayınvalidesini hiç sevmiyordu; tıpkı Lady Middleton’ın da onları sevmediği gibi. Her ne kadar yaşadıkları köşk yalnızca kocası ve oğluna kalsa da Fanny, kayınbabasından görümcelerine miras kalan ev eşyalarını bile kıskanıyordu. Halbuki kızların başka hiçbir mirası ya da parası yoktu ama Fanny, gümüş yemek takımlarını bile elinde olsa alırdı onlardan. Kocasının verdiği bir söz vardı babasına, üvey annesini ve kız kardeşlerini çok rahat yaşatacaktı. Ama Fanny “Bence baban para yardımından bahsetmiyordu, komşuluk yapmandan ya da onlara yol göstermenden falan bahsediyordu. Hem bütün mobilyalar onların yani bir köşke taşınamasalar bile elleri boş gitmeyecekler. Ayrıca senin babana minnet borcun yok.” diyip onu verdiği sözden caydırdı. Eşine gereksiz bir hayranlığı olan John da Fanny’nin her fikrini çok mantıklı buluyordu. John bence o kadar sinir bozucu bir karakter ki, kız kardeşlerine hediye almaktan bile kaçınmaya çalışmışlığı var karısı yüzünden ki yani altı üstü küçük bir hediye. Bir adamın karısına düşkün olması elbette ki güzel bir meziyet ancak, Fanny bu düşkünlüğü kötüye kullanacak birisi. Bunları okurken nasıl sinirlendiğimi çok iyi hatırlıyorum, odada turluyordum okuduklarımı sindirebilmek için. Ama olaya bir de ana karakterlerimizden gözünden baktığımda, durumun o kadar da sinir bozucu olmadığı hissine kapıldım. Ya da Jane Austen, bu durumun travmatik etkilerini ana karakterler üzerinden yasıtmıyordu veya karakterler gerçekten bunu bu kadar sorun etmiyordu. Fanny’nin gıcıklığından bıkan üvey anne Mrs. Dashwood, aşık olduğu topraklardan uzaklaşacak olsa da taşınmayı kafasına koymuştu çoktan. “Aman köşk de onun olsun para da! Yeter ki benden uzak olsun.” kafasındaydı gibi geldi bana. Mrs. Dashwood taşınmaya kesin karar verdiğinde kuzeni Bay Middleton’dan (evet Lady Middleton’un kocası) bir mektup geldi. Kendisine ait bir kulübeyi kiralayabileceklerini söylüyordu. Bu arada onların “kulübe”si bizim için müstakil ev sayılır, bu detayı da atlamayalım. Akraba oldukları için uygun bir kira ödüyor olacaktı, ve komşuları tanıdık kişiler olacaktı yani arkadaşları olacaktı. Teklifi hemen kabul eden annemiz, kabul ettiğini bildiren mektubunu postaya verir vermez toplanmaya başladı ve hemen üç kızıyla birlikte yola çıktı. Bunu anlattım çünkü asıl olayların başladığı an, işte o kulübeye vardıkları andı. O andan itibaren olaysız bir gün bile geçmedi, oku oku bitmedi. Üç kız kardeşin en büyüğü olan Elinor (on dokuz yaşında) hakkında sayfalarca yazabilirim! Çünkü kendisi benden daha ben. Hayatımda duygu, düşünçe, tavır, karar ve davranışlarımı bu kadar benzer bir şekilde taşıyan başka bir karakter hiç okumamıştım. Herhangi bir olay hakkında aklımdan geçen düşüncelerin bire bir aynını, Elinor’un ağzından okurken buluyordum kendimi. İlk başta kendimi Marianne ile özdeşleştirdiğimi sanmıştım çünkü birkaç söylemine katılmıştım. Şimdi yalnızca sözlemlerinden dolayı bir karakteri kendime benzetmiş olmamı çok saçma buluyorum. Neyse ki Elinor’un tam da ben olduğunu görebildim. Hazır Elinor demişken bahsetmemiz gereken bir karakter var: Edward Ferrars (yirmi iki-üç), Elinor’un aşık olduğu genç. Kendisi Fanny’nin en küçük erkek kardeşi. Aslında o da Elinor’dan hoşanıyor ama onu bu aşktan alıkoyan, ablası dışında, başka bir mesele daha var. O da Edward’ın henüz on sekiz yaşındayken sözümona “aşığım” sandığı bir kızla, Lucy Steele, gizlice nişanlamış olması. Edward, abisi Robert gibi okula gitmiş bir genç değil, özel öğretmeninin yanında kalarak eğitim görmüş. Lucy de o öğretmeninin yeğeni. Ama nişanı çok gizli tutmak zorundalar çünkü Lucy’nin parası yok ve Edward’ın ailesi de onun zengin bir kızla evlenmesini istiyor (ki buna gerek yok çünkü Ferrars ailesi zaten zengin bir aile yani oğullarının evliliğindeki refahını çok rahat sağlayabilirler). Bu yüzden Lucy’nin, Ferrars ailesinin onayını alması gerekiyor. Lucy aynı zamanda Mrs. Jennings’in de uzaktan kuzeni. Lucy, Ferrars ailesiyle akraba olan Dashwood ailesinin; kuzeninin kulübesine kiraya çıktığını öğrenince hemen fıtı fıtı oraya gidiyor ki Ferrars ailesine nasıl yaklaşması gerektiğini öğrensin. Yaşı en yakın kişi de Elinor olunca onunla yakınlaşıp sırrını ona açıyor, aşk rakibinin ta kendisiyle. Kıyamam Elinor’um, aşık olduğu adamın başkasıyla nişanlı olduğunu öğrenince yıkılıyor ama Lucy’nin anlamaması için üzüntüsünü ona hiç belli etmiyor. Bu tam benim yapacağım bir şey. Eğer Edward, Lucy’yi seviyorsa o zaman kendisinin aradan çekilmesi gerektiğini düşünüyor ve çekiliyor da çünkü kendisinin sevdiği adamın, kendi sevdiği kadınla mutlu olmasını istiyor. Bu da tam benim düşüneceğim ve yapacağım bir şey. Ailesini endişelendirmemek ve Edward’ın adını bir süre duymamak için de bu acıyı içine atıyor; kendi kendine düşünerek bunu atlatmaya çalışıyor. İşte bu benim her zaman yaptığım şey, problemleri içime atmak ve kendi başıma aşmaya çalışmak. Elinor daha sonrasında Edward ile evlenmeyecek olduğuna sevinmek için sebepler buluyor, yani bulamaya çalışıyormuş desek daha doğru olur. Aslında ben olsam içim kan ağlasa da Edward’dan hemen o anda vaz geçerdim, çok net bitti sayardım ki saydım da okurken. Dedim “Edward işi bitti Elinor, önüne bak kızım”. Bu yüzden onun da öyle yaptığını sanmıştım ama mesele hiç de öyle değilmiş. Elinor ile bu noktada ayrılıyormuşuz meğer, bunu sonradan fark ettim. Bu gösteriyor ki ben insanları silmeye çok hazırmışım; bunun farkındayım ama neden bilmiyorum. O hiçbir zaman kendisiyle Edward’ın birlikte olma ihtimalini aklından çıkarmamış, sadece bunu yapmak için bahaneler aramış. Ama bulduğu bahanelere kendi bile inanmamış, çünkü Edward’ın Lucy gibi fazla düşünemeyen ve hiç eğlenceli olmayan birini sevmiş olmasına inanamamış. İşte Elinor bu düşüncelerle boğuşurken Lucy, Ferrars ailesi ve Edward hakkında Elinor’u her fırsatta darlayan bir ruh emici olarak karışımıza çıkıyor. Ondan sürekli tavsiye, fikir ve bilgi istiyor özellikle Edward’ın annesi (Mrs. Ferrars) hakkında. Elinor onunla sırf şüphe çekmemek için konuşuyor ama kadınlar hisseder. Lucy bence anlıyor Elinor’un hislerini ve onun canını yakmak için ekstra çaba harcıyor. Ayrıca bu nişan olayını Elinor da kimseye söylemiyor, çünkü Lucy’ye söz vermiş durumda. Yani acısından kahrolsa da derdini kimselerle paylaşamayacağını düşünüyor, sırrına sadık kalmayı seçiyor. Marianne’e bile söylemiyor ama bunun asıl sebebi verdiği söz değil, o dönemde Marianne’in feci bir aşk acısı çekiyor olması. Bu yüzden ben de kardeşimle paylaşmazdım eğer Elinor’un yerinde olsaydım. Bu olaylar olurken beni çok neşelendiren bir olay gerçekleşiyor, hemen ondan da bahsedeyim ki sinir bozucu karakterlere karşı bir zafer kazandığımızı hissedelim. Öncesinde karakterlerin o olaya nasıl geldiğini anlatayım: Mrs. Jennings yıl başı zamanı Londra’daki evine gideceğini; yanında Elinor ve Marianne’i götürmek istediğini söylüyor. Marianne hemen kabul ediyor çünkü aşık olduğu bey oraya gitmiş durumda. Henüz bahsi geçmedi ama bu bey Mr. Willoughby. Kulübeye taşındıkları ilk zamanlarda ortaya çıkan ve Marianne ile birçok ortak noktası olan yakışıklı bir genç kendisi. Marianne’in çılgın gibi aşık olduğu ama birden bire onu bırakıp Londra’ya giden birisi. Kimse de aralarındaki ilişkinin ne boyutta olduğunu bilmediği için bir şey de soramıyor Marianne’e. Aslında sormaya gerek duymuyorlar çünkü ikisinin aralarında sözlendiklerine kesin eminler. Ama gelgelelim, böyle bir şey yok tabii ki. Ortada verilen bir söz olmadığı için ben sanmıştım ki Marianne kendi kafasından kuruyor bu aşk ilişkisini. İkisi arasındaki ilişkinin gerçek boyutu, Londra’ya gittiklerinde netleşiyor. Ama benim asıl anlatacağım olay bu değil, biz kendi olayımıza dönelim. Neyse bizim üçlü (Mrs. Jennings, Elinor ve Marianne) Londra’ya geliyorlar kış tatili için. Burada abileri John Dashwood ile karşılaşıyorlar uzun bir aradan sonra. Edward hariç bütün karakterlerin bir arada olduğu bir akşam yemeği daveti de düzenleniyor o arada. Elinor ve Lucy ilk defa Mrs. Ferrars (Edward’ın annesi) ile karşılaşıyorlar bu davette. Mrs. Ferrars, kızı Fanny’den hiç farklı değil. Bu yüzden Elinor’u sevmiyor ve ona soğuk davranıyor, Lucy’ye ise “kötünün iyisi” gözüyle bakarak ilgi gösteriyor. Bu durum tabii ki Lucy’yi son derece mutlu ediyor ve gereksiz bir ümitle dolduruyor. Elinor bu ümidi söndürmeye hiç uğraşmıyor çünkü Mrs. Ferrars’ın onu asla gelini olarak kabul etmeyeceğini anlıyor o davette. Ayrıca Ferrars ailesinin, Edward’ı evlendirmeyi düşündükleri zengin bir kızın varlığını da biliyor Elinor ama Lucy’ye bundan hiç bahsetmiyor. O davette Edward’ın annesinin yanında bir de abisi Robert ile tanışıyorlar. Ama Elinor kendisinden pek haz etmiyor. Sonrasında John, Fanny’ye “kız kardeşlerimi evimizde yatılı ağırlamak istiyorum bir süre” diye bir teklifte bulunuyor. Bu teklif pek tabii Fanny’yi asla memnun etmeyecek bir teklif. Sırf teklifi reddetmek için, sırf görümcelerini ağırlamamak için diyor ki “ben çoktan Lucy ve ablasını davet etmiştim, kardeşlerini seneye ağırlarız”. Bu kahpeliği yaptığı için çılgınlar gibi pişman olacağından habersiz bir şekilde Steele kardeşleri, o da iki günlüğüne sadece yani göstermelik bir misafirperverlikle, evinde ağırlıyor. Tabii bu davet karşısında şaşıran Lucy ve ablası, iyice ümitleniyorlar. Bu arada Lucy’nin ablasının ismi kitapta bile geçmiyor, Miss Steele deniyor kendisine, o kadar vasıfsız bir karakter yani. Miss Steele gerçekten hayatımda gördüğüm en aptal karakter, herkesten aptal. Bu yüzden misafirlikleri sırasında gidip Fanny’ye nişanla ilgili olan bütün sırrı anlatıyor salak gibi. Çünkü sanıyor ki onlar Lucy’yi gerçekten sevdiler. Ama hayır, sadece Elinor ve Marianne ile ilgilenmemek için onları davet ettiler. Steele kardeşleri ağırladığına bin pişman olan Fanny, sinir krizi geçiriyor tabii. Mrs. Ferrars da aynı şekilde. Yani ettiklerini buluyorlar. İşte benim ve Elinor’un “oh olsun” dediğimiz olay da tam olarak bu. Ama bu olay Edward açısından pek de iyi olmuyor, çünkü aile bağlarını koparıyorlar. Annesi, Edward’ın mirasını abisi Robert’ın üstüne yapıyor. Edward için düşünülen zengin kız bu sefer Robert için düşünülüyor. E tabii o kızın duygu ve düşünceleri hiç hesaba katılmış değil, tek dert zengin iki ailenin birleşmesi. Bu fikir bizzat Elinor tarafından dillendiriliyor ve ben yine kendisiyle aynı fikirdeyim. Kısacası Edward ile Lucy’nin evliliği kesinleşmiş oluyor, Elinor üzgün (şimdilik ). Konu Marianne’e gelince işler daha da acılaşıyor çünkü onun aşk acısı çok daha sancılı geçiyor. Zavallı kız kardeşler, benzer kaderleri paylaşıyorlar ama bir tek Elinor bunu yalnız yaşıyor, tam da ben gibi. Marianne benim kız kardeşim gibi. Jane Austen’a sarılmak istiyorum çünkü mükemmel bir söylem analizi yaparak abla-kardeş ilişki dinamiğini o kadar gerçekçiydi yazmış ki sanki kendimi ve kardeşimi okuyorum, gibi hissettim! Aralarındaki gelgitlerden birbirlerine olan sevgilerini gösterme şekillerine kadar, her bir şeyleri aşırı gerçekti. Beni kitabın içine alan en büyük faktör buydu, hayatımı okur gibiydim. Tabii biz kardeşimle aşk acısı çekmedik ama Elinor ve Marianne neyse ben ve kız kardeşim o’yuz. Marianne’in yaşadığı aşk ilk başta karşılıklıymış gibi görünüyor, sonra “aa tek taraflıymış galiba” dedirtiyor ve en sonundaysa karşılıklıymış evet ama tam olarak değil, diye düşündürtüyor. İlk başta John Willoughby, gerçekten de Marianne’i seviyor gibi hissettiriyor. Mesela, ben çok şaşırmıştım okurken, onu özlerse diye saçından bir parça kesip alıyor. Kitaptaki erkekler bunu hep yapıyorlar bu arada, ilginç bir özlem giderme yöntemi. Neyse.. Herkes yakında nişanlanırlar, diye beklerken Willoughby ani bir kararla Londra’ya gidiyor ve sebebini de söylemiyor. Ne zaman geri geleceğini hatta gelip gelmeyeceğini bile bilmeyen Marianne, onun yolunu gözlüyor. Sonrasında Mrs. Jennings’in Londra tatili teklifiyle Londra’ya gittiğinde Willoughby’ye mektuplar yazıyor ama hiçbirine bir geri dönüş alamıyor. Fakat birgün bir partide onunla karşılaşıyor. Çok heyecanlanıyor ama hevesi kursağında kalıyor çünkü Willoughby onunla hiç ilgilenmiyor ve başka bir genç kadının yanına gidiyor. Bunun üzerine sorunun ne olduğunu soran hayal kırıklığı dolu bir mektup yazan Marianne, acı bir geri dönüş alıyor. Willoughby, Marianne’in saçını geri iade ettiğini, onu ümitlendirecek derecede fazla arkadaş canlısı davrandığı için özür dilediğini çünkü bunun mümkün olmadığını, kalbinin uzun süredir başkasına ait olduğunu söyleyen bir mektup yolluyor. Doğrusunu söylemem gerekirse o satırları okurken Marianne ile birlikte ağladım, onun acısını kalbimde hissettim. Ve yine karakterin benim gibi davranmasını bekledim! Ben olsam kendimi suçlardım “Neden gereksiz bir beklenti içine giriyorsun onun duygularından emin olmadan? Gördün mü şimdi? O seni sevmiyormuş işte, çok aptalsın! Onu da durduk yere üzdün.” diye. Ama yine Marianne de benim beklediğim şekilde davranmıyor çünkü Willoughby’nin kendisini sevdiğinden emin. Onun bu kararlılığını okuduğumda durup ben de düşündüm, gerçekten de Willoughby seviyor gibiydi. Ne değişmiş olabilirdi ki? Bu sırada Elinor, ikisini hâlâ sözlü sandığı için Willoughby’nin büyük bir sahtekar olduğunu düşünüyor ama gerçekte böyle bir söz olmadığını öğrenince fikri değişiyor falan. Willoughby başka bir kadınla evleniyor, ki o kadın Marianne’den çok daha zengin. Mrs. Jennings, Marianne’den para için vaz geçtiğini düşünüyor. Sonrasında öğreniyorlar ki meğer Willoughby, Eliza adında genç bir kızı hamile bırakmış ve terk etmiş. Bu darbelerle başa çıkmaya çalışıyorlar hep birlikte. Haftalar sonra Marianne daha iyi hissediyor duygusal olarak ama bu sefer de hastalanıyor, ölümün kıyısına geliyor. Bunun üzerine annelerinin Londra’ya gelmesini bekliyorlar doktorla birlikte. Bir gece Elinor annesi geldi sanıp kapıya gidiyor ama gelenin Willoughby olduğunu görüyor. Burada Eliza olayını bir de onun bakış açısından dinliyoruz: “Ona göre Eliza o kadar mağdur bir durumda değil çünkü Willoughby onu baştan çıkarmak için ekstra bir çaba sarf etmemiş, Eliza zaten isteklişmiş. Willoughby çapkın olduğu için Eliza azize konumuna yükseliyormuş, Eliza terk edilen taraf olduğu için tek suçlu Willoughby oluyormuş her ne kadar Eliza da istekli olsa da. Ama yine de kendini haklı çıkarmak niyetinde değilmiş, sadece Marianne’in gerçeği bilmesini istiyormuş. Aslında Marianne’in sevgisi hoşuna gitmiş ve onun sevgisini egosunu tatmin etmek için kullanmış. Ama sonra onu gerçekten sevdiğini fark edince bu sefer de onunla rahat yaşayamayacağını düşünmeye başlamış. Teyzesi ise onun Eliza ile yaşadıklarını öğrenince Londra’ya göndermiş ceza olarak ve şu anda evli olduğu karısıyla ilişkileri başlamış. Karısı çok kıskanç için Marianne’e gönderdiği son mektubu o yazdırmış. Marianne’in saçını gizlice saklamak istemiş ama karısı onu da bulunca iade etmek zorunda kalmış. Karısı güzel olsa da suratsız ve sıkıcı biriymiş. Marianne’i bıraktığı için çok pişmanmış.” Hikâyeyi böyle dinleyince Willoughby’ye karşı olan düşüncelerim değişmişti, artık onun bir sahtekar olmadığını düşünüyordum ama yine de bu, onun rahatına aşırı düşkün bir korkak olduğu fikrimi değiştirmedi. İstese Marianne ile bütün zorluklara göğüs gerebilirdi ama işin kolayına kaçtı ve zengin bir kadınla evlendi. Ayrıca kendini haklı çıkarmak niyetinde olmadığını ve karısının eğlenceli biri olmadığını söylemesini samimi de bulmuyorum. Amacı gayet de kendini haklı çıkarmaktı çünkü pişmanlık duymakta haklı olduğunun farkındaydı ama pişmanlık duymayı kendine yediremedi. Kendi haklı çıkarmak için de karısının Marianne kadar keyifli biri olmadığını söyleyerek hak ettiği cezayı bulduğunu ima etti, “evet bir eşşeklik ettim ama bedelini ödüyorum” der gibi ama karısı hiç öyle yaşanılamayacak birisi falan değildi, yazarın kendisi söylüyor bunu. Zaten Marianne ile olan mükemmel ilişkisi para için bırakan biri, birlikte olduğu zengin kişiyle iyi bir ilişkisi olmasa bile mutlu olur çünkü rahat yaşıyor olacaktır. Ayrıca Eliza’nın da istekli olması, hamile diye terk edilmeyi hak ettiğini göstermez yani Willoughby’nin Eliza’ya yaptıkları hiç de azımsanacak türden değil bence. Eliza’yla birlikte olmasa bile bebeğin sorumluluğunu almak zorundaydı ama bütün yükü Eliza’ya bıraktı. Bu, para yoksa sorumluluk almaktan nasıl da kaçtığına çok güzel bir örnekti. Yani anlayacağınız iyi ki Marianne onunla evlenmedi, yoksa bu sefer Marianne mutsuz olurdu Eliza olayından dolayı. Yani Marianne zengin olsaydı bile söz konusu ikisinin şeref anlayışlarının farklılığı olunca anlaşamayacaklardı. Kısacası her türlü ayrılacaklardı ya da mutsuz olacaklardı. Elinor, Lucy, Robert ve Edward arasında geçenler hakkında da son bir paragraf yazacağım. Yazınca bu incelemeyi güncelleyeceğim ve "Akıl ve Tutku" incelememi (özeti gibi oldu gerçi daha çok) noktalamış olacağım.
Roman
Akıl ve TutkuJane Austen · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20249,4bin okunma
298 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.