·125 syf.····Okunma: 12 Mayıs 2016 00:00 SAİT FAİK ABASIYANIK / ALEMDAĞ’DA VAR BİR YILAN
KAFANIZIN KALBİ
Tekrar tekrar okuduğum ve içimize tuttuğumuz bir ayna gibi olduğunu düşündüğüm Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık tarafından yazılan ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarınca basılan muhteşem öykü kitaplarından sadece biri.
Kitap; Öyle Bir Hikâye, Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Panco’nun Rüyası, Melahat Heykeli, Yani Usta, İki Kişiye Bir Hikâye, Rıza Milyon – er, Sarmaşıklı Ev, Eftalikus’un Kahvesi, Hişt Hişt, Dülger Balığının Ölümü, Çarşıya İnemem, Dolapdere, Bir Hastalık, Yılan Uykusu isimli on yedi adet hikâyeden oluşuyor. Bir de kitap ve Sait Faik üzerine Fikret Ürgüp incelemesi yer alıyor.
“Öyle ya neden? Pekâlâ okunacak kitaplarım var. Param yoksa bile evim var. Sobam var, yemeğim var. Aşağıda radyo var. Çarşıya inemem. İnemem ama dağlarda da gezinemez değilim a! Geçiririm şapkamı kafama, ver elini Kalpazankaya.”
Öyle ya. Nasıl olmuşsa olmuştur işte, nasıl hissediyorsa o an hissetmiştir insan. Mecbur değildir ama müsaittir bir şeyler yapmaya. Onu bunu, soruları, cevapları kıyaslamak, neden sonuç zincirinin halkasına takılmaya çalışmak şart değil. Yürü ayakların nereye götürürse, yönet kafanı kalbin nereye dönerse. Bir bakmışsın sahil kenarındasın, bir bakmışsın ademoğlunun biri ile hasbihaldesin, bir bakmışsın bir sokak köpeği ile sohbette. Değil mi ki tüm bunlara şahit olmakla başlattın hikayeni?
İşte Sait Faik tam da böyle çoğu zaman sıradan basit rutinler olarak görüp geçtiğimiz hatta külfet addettiğimiz o rutinlerimizin aslında ne kadar enteresan hediyeler olduğunu hatırlatıyor kitap. Hayatın içinden ve de önünden geçip gittiğimiz bir kedinin, bir köpeğin ve hatta bir balığın bile yaşama kattığı anlamları hatırlatıyor. Aslında daha kitabı okumaya başlarken gözlerimize bir gözlük takıyor. Gözümüzün önündeki pusu, sisi kaldıran; ademoğlunu tanıtan, dünyadan geçerken kendinden geçmemeyi gösteren, hiçbir gözlükçüde bulamayacağımız net bakış kazandıran bir gözlük.
Tüm bunları aktarırken yine son derece akıcı, samimi, hayatın içinden, cana yakın bir dil kullanıyor. Yan yana gelip kahvelerinizi içerken saatin nasıl geçtiğini anlamadığınız bir dostunuz gibi elini omzunuza koyup içindekileri önünüze döküyor.
Hikayelerin her birinde insanların kafasının içinde sıkışıp kalan hani sürekli akılla didişen o kalbe sesleniş var. Mantıksız gibi gözüken olayların insanı anlatan yanını gösteriyor. Aslında her bir insanın hikayesinin hatta her bir canlının hikayesinin birbirine şifa olduğunu anlıyorsunuz. Yerinizden kalkıp: “Buradayım be, ben de varım, anlatmaya anlamaya, dinlemeye, görmeye ben de varım.” diye camdan dışarı seslenesiniz geliyor.
“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…”
Kitabın her sayfası da böyle sesleniyor. İnsana insan kalan yönünü hatırlatmaya çalışıyor. Doğanın hareketiyle, varlıkların dönüşümüyle, canlılarla insan arasında kanlı canlı bağ kuruyor. Bak be kardeşim diyor adeta. Sen buralardan kaçmadan evvel sağındakini solundakini önünde ardında olan biteni kaçırma. Cümle mahlukat kitabından içinden onun samimi diliyle ve sevgiyle sesleniyor. Hayallerimizi gıdıklıyor. Evet, mübalağasız canlı canlı sevgiyle sesleniyor. O zaman onun söylediği gibi bitirelim:
“Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık. Biz böyleyiz. Kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.”