“Hikâyenin bendeki karşılığı hâlimi arz etmekten ibarettir. Görüp gözlediklerimi yazarken dahi budur. Elbette ki bu arz-ı hâl nihayetinde Yaradana yalvarmaktan ibaret olmalıdır. Metinlerin dış yüzünde böyle bir şey olmayabilir. Ama ‘her şey niyete göre’ değil midir? Kendini yazan biri değilim, bu bağlamda toplum ve onun meseleleri bir öncelik kazanıyor. Ancak, ferdî olanla ictimaî olanı ayırt etmiyorum. Bunlar birbirlerini var eden şeyler. Dert müşterektir. Uhrevî ile dünyevî olanı birbirinden ayırmamak gerekir. İster ferdî ister ictimaî olsun yazdıklarım “terceme-i âhın” tezahürüdür. Ferdi daima cemaatin içinde tahayyül ederim. Yalnızlık Allah’a mahsus. Nasıl yazıyorum? Yakışık almayacak belki ama, şairlere benzer şekilde. Cilt cilt kitap yerine bir mısra-ı berceste’nin daha dokunaklı olduğuna inanırım. Dolayısıyla mümkün olan en kısa metni yazmaya çalışırım. Hikâye bu sebeple beni çekiyor. Şiirin maverasına ulaşmasa dahi yoğunlaşmış bir söz yumağı. Bir cümle, bir mısra, bir türkü, bir manzara, bir olayın başlangıcı, sonucu, ne bileyim beni uyaran bir şey, yazmaya iter. Ne yazacağımı ancak hayal-meyal bilirim. Tabii ki benim de izini sürdüğüm konular, kişiler, meseleler var; bir yazarın dünyası işte. Hikâyenin adı ve ilk cümlesi benim için muharrik bir güçtür. Onun peşine düşüp giderim. Yazarken başka bir zamana, başka bir mekâna âdeta iltica ederim. Ayıptır söylemesi trans hâli gibi bir şey. Zaten bütün iş bir iki saatte olup biter (Kısa yazıyorum ya). Yeniden bu dünyaya avdet etmiş gibi olurum. Bu yazma süreci işin en hoş tarafıdır. Öyle ızdırap çekerek falan yazmıyorum. Bilakis yazdığım anlar, çok mutlu olduğum anlardır. Sonra her fani eylem gibi bu da bitiveriyor. Geride kalan bir ‘boşluk’. Bu da beni meyus ediyor. Bir daha yazabilecek miyim endişesi. Yazdığımı bir kere daha yazmam. Yayımlanan hikâyelerimin %95’i ilk yazıldıkları biçimdedir. Yazılı metni üzerine çalışmak çok ağır gelir bana. Bozacağımdan korkarım. Bu sebeple çok hata yapıyorum. Öyle notlar falan almıyorum. Ancak bazı kılavuz cümleler, kelimeler, imgeler,- hafızam çok zayıf. Onları unutmayayım diye kaydederim. Ama inanın bu kayıt bile, o “ilk gelen şey” in kalitesini bozuyor. Uzun zaman resimle sonra sinemayla ilgilendim. Yazarken –belki bu yüzden- kişileri, yüzlerini, davranışlarını, çevrelerini, hareketleri görür gibi olurum. Renkler ve sesler her yanımı kaplar. Bunları görüntü dilinde güzel bir çerçeveye çekerim. Onu yazı diline aktarabilirsem hayli sevinirim. Çünkü bazan olmuyor; zihnimde, gözümün önünde uçuşan manzarayı yazıya dökemiyorum. Hepsi bu.”