Puan vermedi·403 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Temmuz 2023 23:56 Bernhard yine sustu ve ben ise o çok istediğini yine tam olarak beklediği gibi tatmin etmiş olan bir insanın tatmin sonrası içine düştüğü boşluktayım. Fazlasıyla donuk hissediyorum. Fakat gariptir ki, bir sonraki kitabı için ise neredeyse hiç heyecanlı ve meraklı da değilim... Bu da belki yazardan kaynaklıdır. Başkaldırının estetik dehası ve yüzü olan Bernhard'ın dili ve anlatımı, yine beklediğim gibi kuralsız ve amaçsızdı. Kopuk, karmaşık ve zamansız... Bitmeyen düşünceler, sessizlik içindeki o duraksız düşünceler, uzun uzun süren sorgulamalar ve birbirinden daha da detaylı, iğneleyici, küçümseyici gözlemler beni bir okur olarak öyle tatmin ediyor ki, sonu gelmesini istemiyorum, zaten Bernhard da öykülerinde belirli bir "son" yazma gayreti göstermeyerek bu isteğimi farklı yönden gerçekleştirmiş oluyor... Bernhard'ın huzursuzluğu, benim kitaplarda aradığımı bilmeden bulduğum bir zevk. Bernhard'ın anlatıcılarının o monologları benim için hiçbir zahmet göstermeden ortaya döktüğüm özeleştiriler yığını gibi. Bu kitaptaki anlatıcımız ise Josef Franz Murau. Anlatıcımız Murau, iyi bir gözlemci, sürekli düşünceli, öfkeli, memnuniyetsiz ve yine bir arayış içinde... Bernhard, kitaplarında o vazgeçemediği anlatıcıyı o kadar baskın ve yoğun işler ki, anlatıcı ile okur bir süre sonra özdeşleşir ve o arayışlara, memnuniyetsizlik ve huzursuzluğa gizli gizli içeri doğru sızan daralmayla ortak olur. O bitmeyen monolog zihnimizde, aynı yazılarındaki gibi defalarca tekrarlara düşer. Bernhard'ın anlatıcıları, onun yazarlığının en kritik özelliklerinden olan o biçemsizliğinin temsilcisi ve öznesidir aynı zamanda. Sıralı bir olay örgüsünün olmayışı, zamanın hiçbir şekilde kronolojik bir akış izlememesi aslında Bernhard'ın yazmayı bir amaç olarak görmediği ve yazmak için yazdığının küçük bir ispatıdır bana göre. Bu karakteristik tarzı da, genel olarak basit meseleler üzerine işlenmiştir. Gizemli karakterler, heyecanlı olaylar ve etkileyici sonlar bulunmaz onun kitaplarında. Etkileyiciliği bir yana, bir son bile yoktur hatta... Bir kitabını okuyup diğerine geçtiğimde kaldığım yerden devam ediyormuş gibi hissediyorum o yüzden çünkü bir "başlangıç" da yok çoğu zaman. Bernhard aslında dediğim gibi sadece kendisi için yazar, onun bu özgün tarzı da, bu rahatlıkla sergilediği biçemsizlik de bu şekilde ortaya çıkıyor bence. Bu arada Bernhard'ın güzel bulduğu birkaç şey söylenmem istense hiç zorlanmam açıkçası çünkü sevdiği zaten ancak birkaç şey var: yazmak, okumak ve düşünmek. Düşünmek ile aslında, bir sevgi/nefret ilişkisi içinde. İnsanlarla ilişkilerinde olduğu gibi.... Bernhard, bu sevgi/nefret ilişkisinin neyi ifade ettiğini kitapta bol bol açıklıyor ayrıca ve insanlarla bu ilişkide bulunmamız gerektiğini de sık sık öneriyor çünkü yazar bir yandan kendini korumakla da fazla meşgul. Bu yüzden şöyle düşünüyorum ki, nefretten ziyade öfke var Bernhard'ın sevgisinde aslında, zarar görmüş o sevginin öfkesi. Bu öfke ise, çocukluğundan itibaren kök salmış düşüncelerine. Öfkesi bazen öyle boyutlara ulaşıyor ki, mide bulandıran bir tiksinmeye kadar varıyor bu. Öyle ki, yer yer kendi düşüncelerine bile tahammül edemeyip nefret ettiğini görürüz çünkü yazar, düşüncelerini, düşüncelerinin oluştuğu mekandan koparıp atamayacağının her zaman çok fazla farkında. Bu farkındalık da kitapta kişiliğin oluşumu ve mekan ilişkisi üzerinden ifade edilmiş, ayrıca mekan-kimlik ilişkisi genel olarak yazarın kitaplarında yoğun olarak işlenen diğer bir temadır. Karakterler, kişiliklerinin oluştuğu mekanın içine sanki hapsolmuş gibidir. Kimlikleri, nerede olduklarıyla bütünleşmiş ve bu gerçeği hiçbir düşünce veya teselli yok edememektedir. Öznelliğimiz ve nihayetinde kamusal ortamdaki kimliğimiz toplumun değişmez ve sabit biçimciliğinden kopamayan değerlerinden dolayı zedelenmekten kurtulamıyor. O nedenledir ki, anlatıcımız Murau için belki de en büyük amaç da, bu gerçekten kurtulmak ve hatta bu gerçeği yok edebilmek... Bu gerçekle ilk olarak yüzleşebilmesi gerektiğinin de farkında ve ailesinin ölümü üzerine tekrar çocukluğunun geçtiği ve her şeyiyle nefret ettiği o Wolfsegg'e geldiğinde oldukça uzun süren yüzleşmesi başlıyor ve kitabımızın genel olarak yüzleşme, bu süreçteki parçalanmalar ve yok etme isteğinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Murau, geçmişi ve geleceğini karşı karşıya getiriyor. Kimliğinin inşa edildiği ortamı ve değerleri tüm detaylarıyla eleştiriyor. Kitabı okuma düşüncesi oluşursa, kitaptan önce yazarın hayatını araştırmanız veya otobiyografik beşlemesini okumanız daha iyi olacaktır. Bu işin sonunda Bernhard'a ya tahammül edemeyeceksiniz ya da bir okur olarak tam anlamıyla kendisinden memnun kalacaksınız. Diğer bir ihtimal bana göre yok. Mekansallığı eserlerinde yoğun olarak işleyen yazarımızın eserleri tabi ki salt psikolojik düzlemde kalmaz, siyasal ve toplumsal eleştiri ve düşüncelerini muhakkak ele alır. Eğer kimliğinizin oluştuğu mekanı, kendinizden koparıp yok etmek isterseniz veya istiyorsanız şunu unutmayın ki, yok etmeden önce vardı, yok etmedikçe var olacak ve bir mekanı da yok edebilir misiniz?