Atatürk, kadın konusunda aslında muhafazakârdır. Falih Rıfkı Atay'ın dediğine göre "Kadınların boyanmasını bile istemeyen" biridir. Safiye Ayla da, "Atatürk boyalı kadınlardan hiç hoşlanmazdı," diyerek bu konuda birçok örnek olay anlatmıştır. Ayrıca kadınların her konuda olduğu gibi giyim kuşam konusunda da ifrat ve tefrite kaçmayacak biçimde "ölçülü" giyinmelerinden yanadır. Yurt gezilerinde baştan aşağıya kara çarşafa bürünen kadınları gördüğünde bunun ne dine, ne hayata uymayan bir giyiniş olduğunu belirten Atatürk, balolarda ve toplantılarda çok açık saçık giyinen kadınları gördüğünde de, bu giyim tarzının kültürümüze ve sosyal hayatımıza uygun olmadığını belirtmekten çekinmemiştir.
Bir keresinde şöyle demiştir:
"Giyinme tarzımızı ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus âdeti, kendine göre milli hassasiyetleri vardır. (…) Bizim tesettür konusunda dikkate alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın gereklerini düşünmektir. Tesettürdeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da temin etmiş olacağız…
Aslında Atatürk'ün gözdesi, kendi ifadesiyle "Anadolu köylü kadınıdır". Şu sözlerini hatırlayacaksınız:
"…Dünyada hiçbir milletin kadını, 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım; milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hürmet gösterdim,' diyemez. (…) Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, ürünü pazara götürerek para kazanan, aile ocaklarının dumanını tüttüren; bütün bunlarla beraber sırtıyla kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilahi
Anadolu kadınları olmuştur…" İşte bu nedenle Atatürk, dünya güzeli seçilen Keriman Halis'e gönderdiği tebrik ve teşekkür telgraflarında "Anaları ve ataları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmak"tan ve "Maddi ve manevi kıymet ve fazilet içinde" yaşamaktan söz etmiştir.