Puan vermedi·304 syf.····Okunma: 15 Ağustos 2023 20:38 Yazarın ilk benimse okuduğum ikinci kitabı. Okurken dudaklarımı kemirdiğim, insanı geren, yalın bir anlatım... Bundan sonrası "spoiler" içermektedir.
Kitap dört bölümden oluşmakta. İlk bölümde ana karakter Frederick'in sıkıcı ve anlamsız yaşamına giriş yapıyoruz. Frederick, içine kapanık, kendini kelebek koleksiyonuna adamış - ki onu da sergileme gibi bir derdi yok, sadece anlamsız varlığına bir anlam bulmak için toplayıp, saklıyor - bunun dışında betimlenecek bir özelliği bile olmayan silik bir memur. Yaşamı, ikramiyeyi tutturup parayı bulmasıyla değişiyor. Parayı elde edişiyle uzun süredir "aşk" diye tanımladığı hisle takip ettiği Miranda'yı elde edeceği düşüncesi tek amacı oluyor.
Miranda, Londra'ya burs kazanıp sanat okumak için gitmiş, idealist, hayalleri olan bir genç kız. Yaşamayı seviyor. Yaşayanı daha da çok belki de... Bundan sonra Ferdinand'dan "Caliban" diye bahsedeceğim, Miranda'nın ona taktığı isimle. Caliban bu genç kızı ve onun umutlarını kaçırmayı düşlerken, yağmurlu bir günde yalnız yakaladığı bir anda bunu gerçeğe döküyor. Bundan sonrası ise cehennem... İlk bölümde kendi yaptıklarını aklınca masumlaştıran hastalıklı bir zihne tanık oluyoruz. Onunla empati yapma hissi bile insanın midesini bulandırmaya yetiyor. Cinsel açıdan elde etme gibi bir girişimi olmadığı için kendini "şövalye" ilan ediyor. Küçücük, kokuşmuş bir mahzende tutmayı ise Miranda ona aşık olup evinin kadını olana dek olağan bir şey... İlk bölümü okumak hastalıklı bir zihne bu kadar gerçekçi ve yakın tanık olmak açısından bir okur olarak keyif vericiydi. Ancak bir insan ve kadın olarak da katlanılmaz...
İkinci bölümde Miranda'nın bu tutsak günlerinde tek sığınak olarak gördüğü günlüğüne yazdıkları karşımıza çıkıyor. Çaresizliği, pes edişi, tekrar ayağa kalkışı, mücadeleleri, yaşama olan doyumsuz hissi, son ana dek kaybetmeyeceğini söylemesi... Hepsi o kadar gerçekçi hissettiren bir kalemle ele alınmış ki bir kurmaca değil de gerçek bir insanlık vahşetini canlı canlı izliyor ama müdahale edemiyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Günlüğünde yazdığı şu bölüm mücadelesini hiç yitirmediğini en iyi anlatan kısımdı benim için: "Oldukça sık garip bir yanılsamaya kapılıyorum. Sağır olduğumu düşünmeye başlıyorum. Olmadığımı kanıtlamak için hafif bir gürültü yapmam gerekiyor. Her şeyin yolunda olduğunu kendime göstermek için öksürür gibi yapıyorum. Hiroşima'nın yıkıntıları arasında buldukları küçük bir Japon kız gibi. Her şey ölmüştü; o ise oyuncak bebeğine şarkı söylüyordu."
Üçüncü bölüme umutsuzluk içinde başladım. Kötü ve beklenen sonla biteceğini bile bile okumak, Miranda'nın yerine kendini koymak gerçekten büyük bir şeydi... Yine Caliban'ın bütün olanlardan tüm ruhsuzluğuyla önce Miranda'yı suçlaması, sonra onu bağışlaması, yardım edebilecek haldeyken korkaklığından ve zavallılığından etmeyişi, göz göre göre onu mutlak sona terk etmesi, öldüğünde ona "aşık" olduğunu tam anlamıyla anlaması hatta intihar etmeyi düşünmesi, günlüğünü bulup okuduğunda ise bu "yüce aşk"tan ve intihardan bir çırpıda vazgeçişi ve ölümünü hak ettiğini düşünmesi... Açıkçası ben Miranda kadar umutlu olamadım onun hakkında. Değişmesini, yaptığı aşağılıklığın farkına varmasını isterdim ama olmayacağını biliyordum. Yazar da beni şaşırtmadı.
Dördüncü bölüm ise tüm yaşamın o elma ağacının altına gömülmesiyle ve salt hastalıklı bir zihnin kendine yeni bir "kurban" seçmesiyle son buldu... Gerçekten sarsılmamayı ve beyninin içinde şimşeklerin çakmamasını imkansız kılan bir son. "Güneş" ...
Bunun dışında kitapta biçimsiz ve çirkin tarif edilen Caliban'ın Türklere benzetilmesi detayı da gözümden kaçmadı açıkçası Yazar zaten önceki okuduğum kitabı olan "Büyücü"de de Türklerden bahsetmişti. Burada da çirkinliğimiz dışında bir de kahvemizden söz etmeyi es geçmemiş
Hastalıklı ve mide bulandıran bir zihne çırılçıplak şekilde tanık etmek dışında insan ilişkilerini, modern toplumu eleştiren de bir eser. Miranda'nın o sessizlik içinde geçirdiği zamanda varoluşsal sancılarını, bildiği her şeyi sorgulayışını, Tanrı'ya yakarışını ve ondan vazgeçişini de es geçmemek lazım. Onun sorguladığı her anlam aslında bizim de farkında olmadan sorguladığımız değerler ve yargılardı. Bu da kitabın evrensel anlatımını gözler önüne seriyor.
Keyifle okudum demeyeceğim, anlatımın sürükleyiciliği ve kendini içine çekişi sayesinde okuduğum bir eser oldu. Birine tavsiye edebileceğim kitaplar arasına girdiği de kesin.
Keyifli okumalar...