8/10
·104 syf.··
2023 14. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 06 Eylül 2023 04:16
Aylar önce bana ulaşan fakat ancak yeni okuyabildiğim, yazarının heyecanını paylaşmak için daha önce davranamadığım için bir parça hüzünlü olduğum Modern Soslu Postmodern Makarna nihayet bitti. Yazdığım 11 sayfa notu derlemek için kolları sıvadım. Turhan Bey’in elinde, birçok kitabı okumuş olmasının sağladığı genel kültüre dayanarak birçok tuğla var ve bu da ona bu tuğlaları hikayelerinin duvarlarında, tasarımında yahut bahçesinde kullanma olanağı sağlamış. Hayal gücünü eğitmek dedikleri olgu, çok okumakla sağlanabilir, kendisinde bunu gördüm. Tarihsel bir dönemi, kronolojik olarak inceleyip bir romana dökse eminim çok hoş bir roman tasarlayabilir. Sitede bazı okurları profilde kullandıkları fotoğraf ya da resimlerle, bazı isimleri incelemeleriyle, bazı isimleri en çok ilgilendikleri yazarlarla, bazı isimleri kitap türleriyle zihnimizde kodlamışızdır. Turhan Bey denilince aklıma postmodernizm, postmodernizm denilince Turhan Bey gelir. Öyküleri okurken birçok yere verilen selamı görüyor, tebessüm ediyorsunuz. Uçurtmayı Vurmasınlar, Kafka, süper kahramanlar, Terra Nostro, Ütopya, Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi, Don Kişot, Ferrari’sini Satan Bilge, Ölüler Evinden Anılar, Üç Silahşörler, yani bazı şarkılar, filmler, uzayıp giden bir liste… Aslında hikayelerini şimdiye kadar okuduğu, izlediği, dinlediği her türlü kültürel öge ve durum üzerine kurduğunu söyleyebiliriz. Sözcükleri kullanım tarzını zaman zaman çok sevdim. Arada kelimelerle gösteri yapmak, 22 dereceyi aşmayan bir bahar günü gibidir. Zaman zaman hikayeler bir parça dikkatkıran noktalarla yoruculaşmıştı. Benim gibi okurlar, hikayeye kapılıp gitmek ister. Ama Turhan Bey’in varlığı hep oradaydı. Hikaye ile okurun arasında yazarın varlığının çekilmesi, gölgesinin dahi olmaması gerektiği düşüncesindeyim. Ama bu da nasıl gerçekleştirilebilir, daha çok yazarak mı bilmiyorum. Çünkü yazarın bunu kasıtlı yapmadığını düşünüyorum. İlginç olan birinci tekil şahısla yazdığı öykülerde dahi bunun böyle hissettirmesiydi. Radyo Motivasyon isimli öyküde geçen soluksuz konuşma bende bir parça Tutunamayanlar’da algısı günlerce -sayfalarca- süren, noktalama işaretlerinin ve yüklemin olmadığı kısmı, bir de Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanında geçen benzer sayfaları anımsattı. İkisini de hiç sevmemiştim, okumalarımda bu türde deneysel çalışmaların olmamasını isterim. Ama bu hikayedeki isyanın olduğu o konuşma, tarzıyla hoşuma gitti. Her ne kadar yaşamın kötü taraflarının sert ve doğru bir eleştirisi olsa da, hepimizin her gün farkında olduğu, çok azımızın hayatını değiştirmek için bir şeyler yaptığı, gündelik durumlar… Kitaba ismini veren öykünün girişi çok havalıydı, ama sonlara doğru o dinamiği bana hitap etmedi. Arada altı çizilecek cümleler olması hoştu. Şıp öyküsünü çok beğendim. Tasvirler oldukça başarılıydı. Girişindeki paragraf güldürdü ve benzetmeleri eğlenceli buldum. Birkaç yaz önce yaşadığım nezleyi anımsattı. Şıp şıp damlayan burun ve yine en sevmediğim ağustos ayı… Çocuk Bayramı’nın da Gençlik Bayramı’nın da izlerken çok hoş olan gösterilerin, gösterinin bir parçası olan çocuklar için güneşin altında komutlara uyma ve beklerkenki işkence duygusu güzel yansıtılmıştı. Hareketleri kıvrak bir yetenek ve özgüvenle yerine getiremeyen çocukların minik kalplerindeki özgüven sarsılmaları… Üzüm Fırtınası öyküsü sıkıcıydı, sevmedim. Küçük Kırmızı Japon Balığı öyküsündeki sembolik anlatım hoştu. Zihnimizin içinde gerçekten neler barındırdığımızı düşünmek bile korkutucu. Yaşadıkça olumlu olumsuz şahit olduğumuz olaylar, durumlar, öğrendiklerimiz artıyor. ‘’Biz büyüdük ve kirlendi dünya.’’ denmesinin sebebi, zihnimizdeki çöp sayısı arttıkça burnumuzun direğini kıran kokuların dünyayı kirli göstermesi. Bu yüzden bol bol gökyüzüne, denize, ağaçlara, temiz bir niyetle çocukların masum yüzüne, hayvanların muhteşem anlamlar içeren gözlerine bakmak gerek. Kardeşine Ağıt öyküsünde, Muzaffer İlhan Erdost’un bir mısrasının hüznünde yaşananlar hikayeleştirilmiş. 1960’lar, 1980’ler, 1990’lar… Sahi bu ülke ne zaman gün yüzü gördü? Yaşananlar akıl alır gibi değilken, bazı insanların kanlı hatıralarının bir parçası… Sakıncalı Piyade’yi okurken de çok rahatsız olmuş, çok üzülmüştüm. Aynı ülkenin vatandaşı olan, aynı bayrağa selam veren insanların emir-komuta gerekçesi altında tutsaklara uyguladığı işkencenin, hiçbir açıklaması yok. Bütün bu olanlarsa insanın aklına türlü türlü senaryolar getiriyor. Bu ülkede suçlanmanız için suçlu olmanıza gerek yok. Ama ilginç bir şekilde suçlu olsanız da kolayca aklanabiliyorsunuz. Kenan Evren gibilerin yüzlerce genci harcadığı o yıllar, aslında geçmişin yanıltıcı bir nostalji algısından ibaret olduğunu gösteriyor. Raşel… 2003 Mart ayında, Gazze Şeridi’nin güneyinde bulunan Refah’ta, Amerikalı bir barış aktivisti olan, çiçeği burnunda bir genç kız Rachel Aliene Corrie, zalim Yahudi askerlerince bir buldozerle ezilerek öldürüldü. Şehirdeki şerre, temiz ve cesur yüreğiyle karşı durmaya çalışan genç kız, insanlıktan bihaber yetiştirilmiş bu iki ayaklı insan kasapları tarafından, öldürdükleri herhangi bir varlık olarak hayata gözlerini yumdu. Onlar için can almak, evi süpürmek gibi bir iş iken, karşılarında aslanlar gibi durmak şüphesiz her yiğidin harcı değildir. Turhan Yıldırım bunu çok zarif bir hikayeyle, bizlere bir kez daha anlatıyor. Onu hatırlamamıza vesile olduğu için kendi adıma teşekkür ederim. Alayına Öykü’yü sevmedim. Bu tür metinler benim okuma zevkime hitap etmiyor. Kara mizahı, absürt komediyi ve bilinçakışını sevmiyorum. Genel olarak bu türler/ özellikler bana sıkıcı geliyor. Kapısız Öyküsü, evinden bir gün biri çıkanların, gidenin ardındaki duygularını son derece sade ama bir o kadar etkili ifade etmiş. Haykırış’ın sonundaki cümle vurucuydu. Dilekler bazen sadece bir düştür. Gerçeklerse bazen yüzyılı aşan bir kabusta geçer. Dava dinlemeyi çok severim. Dünyanın birçok yerinde karakteri bozuk insanların çocuklukta hayvanlara şiddet gösterdiğini görüyoruz. Sapan Öyküsü’nde de bir insanın daha çocukken neye heyecan duyduğu, büyüyünce az çok nasıl biri olacağı yine çok başarılı bir şekilde anlatılmıştı. Kabaca ve genel olarak, kısa öyküleri çok başarılı ve heyecanlı bulduğumu söyleyebilirim. Bence bir paragraftan oluşan öyküler yazmak çok zor ama Turhan Bey bunu çok güzel başarmış. Uzun öykülerde daha başarılı öykülerin geleceğini umuyorum. İncelememin başında çok okuyan bir okur olarak elinde çok fazla tuğlasının olduğunu söylemiştim. Dilde çoğu zaman sadeliği tercih etmiş. Selam vermek hoştur, ama çok fazla olması kitaba gölge düşürmüş. Dildeki edebi söyleyişini artırıp, bu selamları azaltması gerektiğini düşünüyorum. Genel havası hayatımızda ve ülke geçmişinde yaşanan olumsuz durumlardan dolayı iç karartıcı. Yazarın da katranı baz olarak amaçladığı bu. Tamamen postmodernizm ya da natüralizm baz alınarak yazılmış diyebilir miyiz, belki. Ama bence güldürü kısımlarını daha fazla artırdığı metinler kaleme almalı. Çünkü hayatta gülmek de var. Göğe bakalım, kara kara düşünüp yere baktığımız kafi… Kaleminizin kuvvetlenerek yaşamasını dilerim.
Edebiyat
Modern Soslu Postmodern MakarnaTurhan Yıldırım · İthaki Yayınları · 2023154 okunma
··
2.625 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Olumlu ve olumsuz kısımlarıyla ne güzel bir eleştirel inceleme olmuş. Ellerinize, zihninize sağlık.
Kübra
Gönderi Sahibi
Bir selamlık dahi olsa tanıştığım bir insanın kitabını ya da hediye ettiği bir kitabı incelerken yeterince dürüst olabilir miyim endişesine kapılıyorum. Yahut dürüst olursam acaba bunu nezaketle yapabilir miyim diye düşünüyorum. Sanıyorum her zaman bir yazar için en doğrusu şeffafça değerlendirilmek, umuyorum ki bunu yapabilmişimdir. Kıymet verip kitabınızı gönderdiğiniz için teşekkür ederim. Aylardır kitap okumamıştım, bu vesileyle hem okudum hem bir şeyler yazdım. Selamlar sevgiler...
Bugüne kadar edindiğim deneyim, objektif bakış açısını kazanmış kişiler -her ne olursa olsun- en azından kendileri açısından olabildiğince objektif değerlendirme yapabiliyorlar.