''Halen Sofya'daydım. Bir vazifeye tayinim için Harbiye Nazırı'na (Savunma Bakanı) yazdım. Burada iki buçuk bilgi edineceğim diye askeri ataşelikte kalmak istemediğimi ve millet ve memleketimin büyük bir mücadeleye hazırlandığı bir sırada benim de herhangi bir kıtanın başında bulunmak istediğimi bildirdim. Ve eğer herhangi bir sebeple memlekete girmeme müsaade edilmeyecekse açıkça bana yazmalarını ve benim de ona göre başımın çaresine bakacağımı da ilave ettim. Henüz cevap alamadım. Bakalım ne cevap verecekler...
Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal veya büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle ilgili değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydalar dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım...'' diyen Mustafa Kemal devamında 20 Ocak 1915'te 19. Tümen Komutanı olarak Gelibolu'ya atanır. (bu atanma sürecinde Enver Paşa ile aralarında geçen olaylar da ayrıca ilginç, neyse geçelim.)
Gelibolu'da Çanakkale Cephesi'nde başından geçenleri uzun uzun anlatmaya gerek yok. Conkbayırı'nda kanlı çarpışmalar, Arıburnu ve Anafartalar muharebeleri, boğazdan yapılan bombardıman etkisi altında kalmalar, Mustafa Kemal'in inisiyatif alarak rütbesi üzerinde görev ve yetkileri hür iradesi ile ele alması, Liman von Sanders ile geçici aralarının açılması, bu süreçte arasının açık olduğu Enver Paşa'nın Çanakkale'de onun Anafartalar Grubu Karargahı'na uğramaması sonucu önce askerlikten istifa etmesi sonra (17 Eylül 1915) ikna edilerek askerlik görevine devam etmesi, #218871263 devamında Mustafa Kemal'in Çanakkale'de görevini layıkıyla yerine getirmesine rağmen fotoğraflarının harp mecmuası ve İstanbul gazetelerinde aylar sonra gösterilerek kendisinin başarısının taltifinin gölgelenmesi gibi olaylardan sonra Mustafa Kemal Çanakkale'den sonra, Bulgaristan'a gönderilecek ordunun komutanlığını ister. Ancak kendisine Irak Ordusu Komutanlığı önerilir. Mustafa Kemal kendisine Bağdat ve Basra Valiliklerinin verilmesi gibi bazı koşullar ileri sürünce, bu
göreve de atanmaz ve onun yerine buraya Goltz Paşa atanır. Mustafa Kemal ise 27 Ocak 1916'da karargahı Edirne'de bulunan 16. Kolordu Komutanlığı'na atanır. Bu sırada Ruslar Doğu Cephesi'nde Ocak 1916'da tekrar Köprüköy - Erzurum yönünde taarruza başlamışlardır. 16 Şubat'ta Erzurum ve bir gün sonra da Muş, Rusların eline düşmüştür. Rusların Doğu Cephesi'nde taarruzlara başlaması üzerine Trakya'da bulunan 2. Ordu'nun bu cepheye gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Mustafa Kemal'in komutanı olduğu 16. Kolordu'nun da Edirne' den Diyarbakır'a gitmesi emredilmiştir. 11 Mart'ta Edirne'den trene binen Mustafa Kemal 19 Mart'ta Halep'e gelmiştir. Oradan da 16. Kolordu'nun bulunacağı Diyarbakır'a otomobil ile hareket etmiş ancak araç arızalanınca yolculuğuna at üzerinde devam etmiştir. Mustafa Kemal 27 Mart'ta Diyarbakır'a varmış, 16. Kolordu'nun komutasını devralmış ve 1 Nisan 1916 günü de rütbesi
tuğgeneralliğe (mirlivalık) yükseltilmiştir. Uzun ve yorucu bir seyahatten sonra, Mustafa Kemal Paşa 16. Kolordu birliklerini denetlemeye çıkmıştır. Mustafa Kemal bu durumu; "Batıdan doğuya kadar devam eden uzun ve yorucu bir yolda iki ay kadar seyahat ettikten sonra bir istirahat anı bulunabileceğine inanılır, değil mi? Fakat heyhat! Görülüyor ki, bu ancak ölümden sonra mümkün olacak... Neredeyse at sırtından inmeyerek 230 kilometreyi aşan kolordu cephesini teftiş ediyorum...'' diyerek anlatır notlarında.
Bu olayları üstünkörü niye anlattım, şunun için; bu yukarıdaki olayları yaşayan, hakkını alamayan, rütbesine geç ulaşan, hasta, cepheden cepheye koşan adam Diyarbakır'a vardıktan sonra Silvan'dayken 10 Aralık 1916 günü günlüğüne şunları yazar;
''... Yemekten evvel Emin Bey'in Türkçe Şiirleri ile Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinden aynı konuda bazı parçalarını okuyarak bir karşılaştırma yapmak istedim. İkisi de başka güzel. Ancak Türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça sözcükler var. Başkalık, biri parmak hesabı, diğeri değil.''
Yukarıda günlüğüne aynı konuya ait farklı şairlerin şiirlerini okuyup kullanılan kelimeler temelli evinin odasındayken bir edebiyatçı gibi tahlil yapan Mustafa Kemal'in satırlarından hiç de iletinin başındaki yaşadığı kırgınlıkları, üzüntüyü hissetmiyoruz değil mi? Neden? Çünkü kendisi diyor ki; ''Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir, tanımadım." ve yine kendisi diyor ki; ''Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.''
Peki ben bunları neden yazdım? Dün gece Atatürk ve Ulusal Dil kitabında; ''...Yemekten evvel Emin Bey'in Türkçe Şiirleri...'' bölümünü okuduktan sonra bundan önce de Savaş Ve Barış - Mustafa Kemal Anlatıyor kitabında Atatürk'ün Çanakkale'de başından geçenleri okuduğum bölüm geldi aklıma ve bir an ikisini üst üste düşündüm, dedim bugün de dün düşündüklerimi yazayım.
He bir de şeyi demek için yazdım; ''Güzel ülkemizden umudunuzu kesmeyin. Bireysel umutsuzluklara -akademik, duygusal- kapılın ama ülke için umutsuzluğa kapılmayın.''
Mesela benim gelecekten kendi adıma gram ümidim, umudum yok ama bunu benden sonra yaşayacak olanlara yansıtamam. Onlar ile yaşadığım ortak alanda umutsuzluğumu onları etkileyecek şekilde dışa vuramam.
Son olarak şöyle bir özdeyiş de var; ''Bütün ümidim gençliktedir.''
Kendi adıma düşüncem şudur; ''Bütün ümidim gençliktedir.'' özdeyişinin sahibi, onun silah arkadaşları ve bu özdeyişte bahsolunanlar için ülkemiz adına her şeye rağmen güzel yarınlar görmek için çaba göstermeye devam...
Ek; İddaadan yatınca buraya yazacağım umutsuz iletilerde bu dediklerimin bana karşı kullanılmaması dileği ile. lol
Çok güzel bir yazı olmuş. Kalemine(klavyene) sağlık... Ardından şunu soruyorum: Atatürk ve Ulusal Dil bu pdf mi? PDF ise benimle paylaşma gibi bir imkan var mı? :)