MECBURİYET
Savasın bireysel ve toplumsal olarak yaşattığı acı, bilinmezlik, pişmanlık, umut. Umutsuzluk ve birçok karmaşık duygu, Zweig'in kendi yaşadıklarından yola çıkarak anlatılmıştır. Hikâye 1. Dünya Savaşının son dönemlerinde geçmektedir. Ressam Ferdinand ve eşi Paula'nın yaşamından bir bölüm konu edilir. Ferdinand’a çürük teşhisi konulduğu için cepheye alınmaz ve askerlikten muaf tutulur. Eşiyle beraber İsviçre'ye taşınmışlardır. Burada savaştan uzak, sakin ve mutlu bir hayat yaşarlar. Burada çok sevdiği sanatı icra eder ve eşiyle mutlu bir hayat yaşar. Hayatı huzurluyken bir gün kasabının postacısıyla karşı karşıya gelir. Kendisine gelen mektubu alır ve okur. Yıllardır için kemiren huzursuzluk son bulur. Mektubu açıp okuduğunda artık çürük raporu alanların da cepheye gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Ana vatanın Ferdinand'a ihtiyacı vardır. Savaşa gitmeyi hiç istemese de tanımadığı bir ses, bilmediği bir otorite ona savaşa gitmesini emreder. Paula, durumdan haberdar olur. O savaşa ve mutlak otoriteye topyekûn karşı olan yenilikçi birisidir. Bu yüzden eşi Ferdinand’ın savaşa gitmesini reddeder ve onu ikna etmeye çabalar. Hikâyemiz, Ferdinand - Paula ve Ferdinand’ın kendisiyle hesaplaşmasıyla devam eder. Çıldırma seviyesine gelen Ferdinand’ın büyük bir seçim yapması gerekmektedir: Savaşa gitmek ya da ana vatana ihanet eden bir asker kacağı olmak.
Stefan Zweig, hikâye tarzında yazdığı eserleriyle tanınan Yahudi yazardır. Viyana doğumlu olan Zweig yasadığı dönemden oldukça etkilenmiştir. İki dünya savaşı arasında doğduğu ülkenin yıkılması, antisemitizm ve Nazilerin iktidara gelmesi onu iyimser başladığı edebiyat macerasında tam bir karamsarlığa itmiştir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunmuş gezgin bir gazeteci ve yazar olan Zweig, birçok kültürle tanışmış ve bunları eserlerinde aktarmıştır. Hikâyelerinde güçlü bir tasvir yeteneği olduğunu okuyucuya hissettirmiştir. Eserlerinde psikolojik tahlillerden ve bilinçaltı tekniğinden fazlaca yararlanmıştır. Zweig’in tam olarak bir edebi akıma bağlı olduğunu söyleyemeyiz. Ancak eserlerinde hümanizm, realizm ve natüralizmden yararlandığı görülür. Hikâyelerin bazılarında serim, düğüme yer verirken bazlarında sadece bir durumu anlatır.
Mecburiyet, Zweig'in yer yer kendi yaşantılarındın bölümler aktardığı bir dönem hikâyesidir. Eşinin ve kendisinin yaşadığı savaş bunalımını okurlara aktarır. Mutlak otoriteye bir başkaldırışın hikâyesini sunar. Zweig, iki karakter üzerinden okuyucunca empati yaptırmak ister. Eşini kaybetmek istemeyen bir kadın ve ana vatanında hain olarak anılmak istemeyen bir erkeğin çatışmasıdır.
Hikâye, Ferdinand ve Paula’nın evde olduğu bir bölümde başlar. "Heyecanlı bir sohbetin ortasında aniden donuyor ve sorulan Soruları anlayamıyor, konuşulanları takip edemiyor." Ferdinand’ın ruh durumu hakkında ilk izlenimlerimiz onun bir ruh bunalımında olduğunu gösterir. Ferdinand savaştan fiziksel olarak uzak olsa da ruhen savasın ortasında kalmıştır. O, herkesin tek bir isteğinin olduğunu düşünür: Barış. İç konuşmalarından anlayacağımız üzere kendisini hala yabancı ve yalnız hissetmektedir. Savasın uzaması ve her an tekrar savaşa çağrılacağı hissi ruhunu tahrip etmiştir. İçini kemiren bu düşüncelerinden kaçmak için yürüyüşe çıkar. Yürüdükçe ve İsviçre'nin güzel, doğal ve en önemlisi savaş bulaşmamış coğrafyası ona huzur vermektedir. Yine yürüyüş yaptığı bir anda postacıyı görürü. Postacının üniformasını detaylıca inceler. Bu kasabada resmiyeti ve disiplini hatırlatan yegâne unsur postacının üniformasıdır. Postacının elindeki mektuplara bakar. Kendisine tek bir yerden mektup bekler, savaştan. İçindeki ürperti bitmediğinden postacıya kendisine mektup gelip gelmediğini sormuştur. Cevabın evet olduğunu duyduğunda çaresizliği kabullendi ve hızlıca mektubunu okudu. Şaşırmadı. "Sert, daktiloyla yazılmış kelimeler ondan sıcak yaşamını ve özgürlüğünü çekip alıyordu. "Yazar, mektubu tanımlarken tüm karamsarlığı yükler. Ferdinand, düşünceli ve yorgun bir şekilde evine gitti. Yıllardır bu günü beklemişti. İlk günkü gibi savaşa karşıydı ve savaştan korkuyordu. Özgürlüğünü kaybetmek istemiyordu. "Delilik! Delilik?" "Bu sinir bozucu imgelerden kurtulmak için. Ayağını vurdu." Ferdinand’ın; resmiyeti, devleti ve otoriteyi reddini okuruz. Birkaç kelime ve bir imzanın tüm hayatını alıp göstermesini kabullenemez. Eve geldiğin de psikolojisinin tamamen kötü olduğunu tasvirlerle beraber anlarız. Esi onu görünce korkar ve neyi olduğunu sorar. Ancak o konuşamaz. Birkaç kafa sallama ile cevap vererek kaçar. Paula onun durumundan dolayı endişelenir. Tartışmaya başlarlar. Ferdinand'a bu mektubun İsviçre'de geçerli olmadığını, burasının özgür bir ülke olduğunu söyler. Ferdinand ise ana vatanının özgürlükten daha önemli olacağını söyler. Savaştan nefret ettiğini ancak bir hain olarak da yaşayamayacağını söyler. Paula şiddetle karşı çıkar, Hikâyede Paula savaşın gereksizliği ve savaşın bir cinayet olduğu fikrini sıkça tekrarlar. Zweig, kendi eşinin görüşlerini Paula ile okurlara yansıtır. Paula, otoriteye boyun eğmemesi gerektiğini savunur. Ferdinand. Paula’ya karşı değildir. Ancak Ferdinand hem kendisini hem ülkesini düşünmektedir. 20.yy.da bir erkek olup da savaşmamak çok ağır bir durumdur. Toplum baskısı inanılmaz boyuttadır. Ferdinand bilir ki bir gün savaş bittiğinde ülkesi adına savaşmamış bir korkak olmak, ayıpların en büyüğü olacaktır. Savaş bir "mecburiyet "tir. Ferdinand bu mecburiyeti şu sözlerle açıktır: "Sen bir öğrencisin, öğretmenin seni çağırıyor, ayağa kalkar ve titremeye başlasın." İste Ferdinand bu mecburiyetin farkındadır, tıpkı diğer yirmi milyon erkeğin farkında olduğu Paula ise bu farkındalığa anlam veremez. Hikâyede bu bölümden itibaren çatışmalar devam eder.
"Belki de bu günlerde delilik, akıldan daha güçlü olduğu içindir." Ferdinand zaten akıl çağında olmadıklarını ve her şeyin anlamsız olduğunu kabullenmiştir. İyi bir ressam olmasına rağmen sanatı körelmiş, İyi bir eş olmasına rağmen aşkı azalmıştı. Yaşama yaklaşıyordu aynı zamanda yaşamdan kaçınıyordu. Kendi içinde büyük bir çatışma yaşamaktaydı. Ferdinand, sadece kendini değil Paula ile de çatışıyordu. Paula hiçbir kasıl altında savaşa gitmeyi akla uygun bulmuyordu. "Bak, Ferdinand, bak, gölün üzerindeki hava ne kadar da açık, onlardan keyif alalım, diye bizi bekleyen renklere bir bak "der. Geleceğe olan umutlu bakışı adeta fütürizmden izler taşır. Kocasının savaşa gitmemesini ister. İlla gidecekse de bunu en son yapmasını, kaçabildiği yere kadar kaçmasını ister. Ferdinand ise futurist olacak kadar heyecanlı ve ümitli değildir. "Artık zaman. yoktu, sadece korku ve sessizlik. İkisi de sessiz ve uyanık halde yan yana şafak sökene kadar yattı." Anlaşılacağa üzere Ferdinand nihilist bir bakış açısına bürünmüştür. Hiçliğin içinde kaybolmuştur. Ne bugünden ne de gelecekten olumlu bir beklentisi kalmamıştır
Hikâyenin ilerleyen bölümünde Ferdinand askeri ateşiyle görüşmeye gider. Yıllardır korktuğu otorite ve resmiyetle sonunda buluşacaktır. Ataşeyi beklerken oldukça huzursuz olur. Çünkü onu savaşa ve ölüme gönderecek kişiyi görmeyi aslında hiç istemez. Görüşme sonunda beklenen olur ve savaşa gitmesi gerektiği belirlenir Varoluşsal sancılarla boğuşur. Evine dönerken neden ver olduğunu, ne için yaşadığını neye göre kaderinin belirlendiğini düşünür. Paula onu karşıladı. Sonucu söylediğinde Paula hiç şaşırmadı. Onu vazgeçirmeye çalıştı. Ferdinand bir yanda karısını dinleyip evinde huzurlu şekilde kalmak isterken bir yandan ana vatanına gidip erkekçe savaşmak istiyordu. Paula onu ikna edemeyince evi terk etme kararı alır. Ferdinand’ın elinde artık hiçbir şey kalmamıştır. Bir otoritenin isteği için her şeyini kaybetmiştir. Aslında hiç gitmek istemediği bir savaş için her şeyini unutur.
Savaşa gitmek için tren istasyonuna gelir. Burada Paula ile karşılar. Paula son kez ona yalvarır ve ona gitmemesi için kendini paralar. Ancak Ferdinand kararını vermiştir. Bir hiç uğruna bir ceset olmaya canı gelmiştir. Tren hareket edeceği an ölümü çok daha yakın hisseder kendini. Yaralı bir Fransız askerini istasyonda görür. Onun elini tuttuğunda anlar ki bu savaş Ferdinand’ın savaşı değildir. Paula haklıdır. Ferdinand otoritenin kendisine verdiği kâğıdı yırtar atar. Ana vatanı için bir ceset olmaktansa Paula ve kendisi için bir savaş kaçağı, vatan haini olmayı yeğler. Eve döndüğünde karısına sıkıca sarılır. Ferdinand savaşı kazanmıştır. Ana kazandığı savaş otoritenin isteğiyle masum insanların öldüğü savaş değildir. Kazandığı savaş kendisiyle yaşadığı savaştır.