Dostoyevski’nin hayatının ilk aşamasına kısa bir bakış
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bir yoksullar evinde doğar. Babası askeri doktor ve soylu bir ailedendir. Annesinin ise köylü olduğu biliniyor. Erken yaşta vefatına tanık olması onda derin izler bırakmış. Babasının dindar ve otoriter olduğunu biliyoruz. Bir de abisi var çok sevdiği, Mihail. Onun hayatında önemli olan tek insan diyebiliriz belki de. Çocukluğundan bahsetmemiş ve bundan kaçınmış çoğu zaman. Yalnız bir çocukluk geçirmiş ve kendini kitapların dünyasına teslim etmiştir. Özellikle abisi ile birlikte çok okurmuşlar.
Para kazanmak için askere gitmiş bir dönem. Onun dışında Schiller ve Balzac'ın yazılarını çevirdiğini biliyoruz. 24 yaşında ise ilk romanı çıkıyor ve şair Nekrasof'a götürüyor. 2 gün sonra gecenin bir yarısı gelip eserinin ne kadar müthiş olduğunundan bahsetmişler ve içlerindeki heyecanı paylaşmışlar çünkü İkinci bir Gogol’ün doğduğunu düşünüyorlardı. Belenski'ye de gidip eseri okuttuklarında Belinski "Peki, siz burada neyi başardığınızın farkında mısınız?" diyerek hayranlığını belli etmiştir.
Ancak farkında olmadan özgürlüğünü yitirmiştir aslında. Yayımcılar bir makine gibi yazması için onu kullanacaklardır, Dostoyevski yazacağı romanları kendi istediği için değil artık geçim sıkıntısı yüzünden, yayımcıların eleştirmenlerin onu sıkıştırması yüzünden yayımcıdan aldığı avanslara karşılık romanlarını icra etmek zorunda kalacaktır. Zweig “Üç Büyük Usta” eserinde Dostoyevski'nin İnsancıklardan sonra ilk içinden geldiği gibi yazdığı eserinin “Beyaz geceler” olduğunu ifade ediyor. Bunu gerçekten okuduğum ilk dönem romanlarında hissediyordum , sürgünden önceki romanlarını ikisi dışında sevememiştim, etkilemememişlerdi beni ama o ikisi içinden taşan duygu ve düşüncelerin yansımasıydı adeta Dostoyevski’nin.
Sürgüne sebep olan olaylara gelecek olursak İsteyerek katılmadığı söylenen bir toplantı yüzünden tutuklanır ve bu onun 4 yıl hapis ve 4 yıl sürgün hayatı yaşamasına sebep olur. Ölüme mahkum edilir aslında ama son anda sibirya sürgünü cezasına çevrilir onunki. Kaldığı hapishanede suçlular hırsızlar ve katiller vardır. Henüz okumadığım Ölüler Evinde Anılar eserinin bu yaşantılarından çokça esin taşıdığını okudum.
Ezilenlere geçmeden önce hangi taşlı yollardan geçtiğini görelim istedim Dostoyevski’nin.
Şimdi kitabımıza gelecek olursak, Ezilenler onun hapishane ve sürgün hayatının sonrasında kaleme aldığı ilk eseri. İvan Petroviç(Vanya) karakteri Dostoyevski’den çok şey yansıtıyor. İlk romanının çıkış hikayesini, edebi serüvenlerini karakterine bir miktarını yansıttığını görüyoruz. Düşüncelerini ,duygularını hayatı hakkında bildiğim bilgi kırıntılarını karakterde gördüğümde istemsiz nasıl heyecanlandığımı ve coştuğumu hatırlıyorum. Neden bilmem ama otobiyografik unsurlar -gerçek olduğunu bildiğimizden dolayıdır belki de- etkiler beni.
Öğrendiğim bir diğer bilgi de romanını yayınlarken abisine ithaf ederek yayınlamış.
Dostoyevski ile ilintili diyebileceğimiz diğer bir nokta da Nataşa ile Vanya arasındaki ilişki. Dostoyevski sürgündeyken ilk eşi olacak Maria ile bir birliktelik kurar. Aslında Maria ona aşık değildir, kendinden genç birine aşıktır, Alyoşa ile Nataşa arasında bir köprü olan Vanya gibi o da ikisi arasında bir köprü kurmuştur aslında. Sessiz bir fedakarlık da denebilir belki.
Sürgün sonrası eserleri arasında en zayıfı olarak kabul ediliyor olsa da eleştirmenler arasında , en zayıfı buysa diğerleri kim bilir hangi duyguları yaşatacak düşündürecek ve hangi karanlık tarafımızla yüzleştirecek merak ediyorum. Diğer eserlerini henüz okumadığım için heyecanlıyım bu konuda.
Ezilenler’i okurken karakterlerin bu kadar “gri” bir noktada duruyor oluşu beni çok etkiledi, insanı çırılçıplak kalmış gibi savunmasız bırakan karakterleri ile beraber kendimi bu kadar sorgulamamıştım daha önce. Prens karakterine nefret duyamıyorum bile, tuhaf ve ürkütücü.
İki farklı olay örgüsü ile başlamışken sonunda birbirine nasıl bağlandığını görüyoruz hikayenin.Bir tarafta İhmenevler ailesi ile prens arasındaki çatışma mevcut. Aileden olan Nataşa Prens’in oğluna aşık olur ve o da ona( burası çok karışık tabii) , ona kaçar ancak Prensin aile ile olan ilişkisi kötüdür, zaten ikisi arasındaki ilişki ve dolandırıcılık dedikoduları yüzünden bozulmuştur aile ile araları. Kendi çıkarları için de oğlunun Nataşa ile olmasını istemez . Her şeyiyle dürüst olduğu bir sahne var Prens’in. Basitçe kötü bir karakter ama bunu kabul ediyor ve ne olduğunu biliyor olması yani bunu itiraf edebiliyor olması beni oldukça şaşırtmıştı.
İkinci olay örgümüz ise Yelena(Nelli) ile ilgili. . Vanya'nın Nelli’nin dedesinin ölümüne tanık olup evine taşınması ve Nelli ile tanışması, onu zulümden kurtarması ile şekillenen hikayenin diğer tarafıdır. Nelli'nin yaşadıkları gerçekten hele bir çocuk için çok yıkıcıydı. Kimseye güvenememesinin , herkese karşı olan nefretini , kendine olan nefretini , küçümseyişini görüyoruz. Kimsenin onu sevemeyeceğini sevgiye layık olmadığını düşünüyor ve kimsenin onu sevmemesi için gereken her davranışı gerçekleştiriyor çünkü kendini haklı çıkarmalı , bu da acıdan zevk almasına ve haklı çıkmanın zevkiyle nefreti daha da büyümesine sebep olan bir döngüye giriyor. Zweig yine eserinde bu durumu çok güzel özetler:
“Gerçek ya da kuruntu olarak bir aşağılanmanın sonucu bir insanın duyduğu acıyı. Herhangi bir basit ve duyarlı yaratık, ister küçük bir memur, ister bir general kızı olsun incinebilir. Belki bir sözden , küçük bir şeyden gururu kırılabilir. Bu ilk kırılma bütün organizmayı harekete geçiren birincil etkendir. İnsan acı çeker. Kırgındır, pusuya yatar ve gerginlik içinde bekler- yeni bir kırgınlık için- Ve ikinci kırgınlık gelir: Yani aslında acının artması demektir bu Ama tuhaftır ki acı ortadan kaybolur. Gerçi kırgın olan yakınır, bağırır ama yakınması artık hakiki değildir. Çünkü bu kırgınlığı sevmektedi. Bu “ sürekli rezilliğinin bilincinde olma durumu doğal olmayan gizli bir zevktir. “ Kırılmış gururunun yerine yenisine sahiptir: Şehitlik gururuna. Şimdi içinde yeni bir kırgınlığa, daha , daha fazlasına karşı susuzluk doğar. Karşısındakini tahrik etmeye başlar, abartır, meydan okur:Acı artık onun özlemidir, hırsıdır, hazzıdır. Aşağılanmıştır, böylece tümüyle aşağılık olmak ister. Artık acısını vermek istemez, sıkılı dişlerinin arasında sımsıkı tutar: Kendisine yardım etmek isteyen biri onun düşmanıdır Böylece küçük Nelly doktorun verdiği ilacı üç defasında da yüzüne çarpar...” -Üç Büyük Usta , Stefan Zweig
Ayrıca sara nöbetleri geçiriyor (aklıma direkt Dostoyevski geldi burada.) Doktorla olan bölüm Nelli’nin yeni karşılaştığı bir olay, Doktor Nelli’nin bilerek yaptığı her hırçınlığına karşı sakinliğini koruyor onu anlıyor ve sevgiyle anlayışla yaklaşıyordu. Nelli bu sefer ki planının işe yaramadığını görünce afallıyor ne yapacağını bilemiyor dolayısıyla. Onun sevmeyi ve sevilmenin ne olduğunu öğrendiği ilk anın bu an olduğunu düşünüyorum. Ve Dostoyevski’nin insan psikolojisinin derinliklerine bu kadar ulaşabilmiş olması tekrar tüylerimi ürpertiyor. İnsanlara karşı olan yargılarımızı törpülüyor bu adam. Biz insanlar yargıç olamayız, çünkü mükemmel değiliz.
“insan ruhunun kanunlarının henüz tam anlamıyla araştırılmamış ve sırlarla dolu olduğunu, ne usta doktorların ne de nihai yargıçların bulunduğunu” bilir, hiç kimsenin ya da herkesin suçlu olduğunu bilir, kimse kimsenin yargıcı olamaz, herkes herkesin kardeşidir...” -Üç Büyük Usta, Stefan Zweig
Nelli beni en çok etkileyen karakterdi bu romanda ve Dostoyevski’nin çocukluğundan hiç bahsetmediğini okuduğumda artık çocuk karakterlere daha farklı bakıyorum eserlerinde. Mutlaka kendisinden yansıttığı karakterleri onlar. Ezilenlerin olay örgüsü bu şekilde. Nelli’nin hayatı bu iki paralel örgüyü bir anda yollarından saptırıp ortak bir noktada birleşmelerine sebep oluyor.
Nihai sonuç çokça etkilendiğim ve diğer eserlerini de bir an önce okumak istediğimdir.
Yararlandığım kaynaklar
1) Ezilenler, Dostoyevski, İş Bankası Kültür yayınları
2)Üç Büyük Usta ,Stefan Zweig, İş Bankası Kültür Yayınları Üç Büyük Usta
2) dergipark.org.tr/tr/pub/atauniso...
3) dergipark.org.tr/tr/pub/dinveins...