Bir seferinde soğuk rüzgâr altında parkı gözetlerken, Aomame, Tanrı’ya inandığını fark etti. Aniden bu gerçeği keşfetmişti. Sanki ayak tabanları yumuşak bir çamurun dibindeki sert kaya yüzeyine ulaşmış gibi. Bu, anlaşılmaz bir duyguydu, aklının ucundan bile geçmeyen bir keşifti.
Aomame, kendini bildi bileli Tanrı denen şeyden nefret etmişti. Daha doğru ifade etmek gerekirse, Tanrı ile kendi arasına giren insanlar ve sistemlerden nefret etmişti. Uzun yıllar bu türden insanlar ve sistemler, Aomame için Tanrı ile aynı anlama geliyordu. Onlardan nefret etmek, Tanrı’dan nefret etmek demekti aynı zamanda.
Doğduğu andan itibaren onlar Aomame’nin etrafındaydı. Tanrı adını kullanarak Aomame’ye hükmediyor, emrediyor, onu çaresiz bırakıyorlardı. Tanrı adı altında tüm zaman ve özgürlüğünü elinden alıyor, yüreğine ağır prangalar vuruyorlardı. Tanrı’nın şefkatinden dem vuruyor, ama daha çok Tanrı’nın öfkesini ve asla taviz vermeyeceğini anlatıyorlardı. Aomame, on bir yaşında kararını verip nihayet o dünyadan sıyrılmayı başarabilmişti. Fakat bunun için birçok şeyi feda etmesi gerekmişti.
...
Yine de Aomame elini karnının altına koyup plastik levhaların aralığından kimseciklerin olmadığı parkı gözlerken, yüreğinin derinliklerinde Tanrı’ya inandığını fark etmişti. Otomatik bir şekilde dua sözlerini dile getirirken, parmaklarını birbirine geçirirken, Aomame farkında olmadan Tanrı’ya inanıyordu. Bu inancın iliklerine işlediğini hissediyordu. Mantık ve duygularla bir kenara itilemeyecek bir şeydi.
Nefret ve öfkeyle silinmesi imkânsızdı.
...