Soğuk…
Hava da soğuk, konu da…
Soğuk ve sert bir dil, net karakterler ve “sahici” bir olay örgüsüyle yazılmış yirminci yüzyıl gerilim romanı örneklerinin en güzellerinden. Koleksiyoncu.
Bir kelebek koleksiyoncusunun sadece kelebeklerin koleksiyonunu yapmadığını anlatıyor. Kelebekler için kullandığı ‘Ölüm kavanozu’ metodu ile masum bir kızı da -adeta- bir kavanozun içine hapsediyor baş kahramanımız.
Sonunu söylemeyeceğim. Çünkü bu kitabı okumayı düşünenlere bir haksızlık olur. Okuyan herkesin benim gibi tüyleri diken diken olarak kitabı bitirmesini isterim doğrusu.
Bir tek insan, sevdiği ‘şey’den karşılık olarak onu sevmesini bekliyor sanırım. ‘Şey’ diyorum çünkü; sevdiğimizi ‘şey’ leştirerek kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Boşluklarımızı doldurmaya çalıştığımız bir ‘şey’ o sadece. Nesneleştirdiğimiz boşluklarımız.
O yüzden bekliyoruz.
Bekleyen olmak zor olduğundan kırıp döküyoruz. Kırılıp dökülüyoruz.
Verdiğimizi kendimizle ölçerek, bize yetecek olandan fazlasını almak istiyoruz.
Buna da umut diyoruz.
Kahramanımız Frederick beklemek istemiyor, harekete geçiyor. Ama yaptığınız şeyler, daha önce yaptıklarınızı belirsizleştirir. Gerilimin başladığı noktadasınızdır ama farkında olamazsınız çoğu zaman. Değişim hızla yol alır. Bazen iyiye bazen de kötüye doğru.
Kimse elinizden tutup parmağıyla işaret ederek size doğru yolu göstermez.
Kendiniz karar verip kendiniz uygulamalısınız.
Frederick de öyle yapıyor. Risk alıyor ama iyi bir oyuncu değil. Sürekli kaybediyor.
Belki beklemeyi seçseydi kazanabilirdi ama…
Beklerken neler yaptığına da dikkat etmen gerekir. Yoksa kelebeğe dönüşemezsin…
Sadece ölü kelebekleri iki cam levha arasına sıkıştırmayı becerebilmiş bir koleksiyoncu olarak kalırsın; kendi kozanın içinde.
Çünkü, ‘Güç, insanı yoldan çıkarır.’
Akış ise yola sokar. Akışta kalabilmek hayatı yaşamayı öğrenmek demektir.
Bir kelebeğin uçmayı öğrenmesi gibi: bekle ve uç eşittir hayat…
Kurban olduğuna inanan birinin kurbanı olan talihsiz Miranda da kendine hapsoldu. Çıldırmamak için günlük yazdı. Siz tek başınıza bir odaya kapatılsaydınız, neler yazardınız?
Düşleyin bakalım gerçekten bir kutunun içine kapatılmış kelebeklerden farklı hissedebilecek misiniz kendinizi. Miranda olun bir an…
Hepimiz Frederick gibiyiz, koleksiyoncu. Miranda’yı anlamak için ölmemiz gerekebilir.
İki kişi arasındaki donmuş, cansız sevgisizlik. Yola çıkılmış bir noktaya kadar uzaklaşılmış başlangıçtan ve öylesine bir yerde durmuş kalmış gibi. Ne ileri ne geri gidemediğin noktada.
İnsanın oyuncak bebeklerin oyuncak olduklarını anladığı güne benziyor.
Biri masum ve tükenmiş, diğeri gururlu ve aptal. Bir evin içinde iki kişi. Sadece onların bildiği bir oyuna dönüşüyor hayatları ve kaybedenin kim olduğuna karar vermek çok zor.
Kendinizi kapatılmış gibi mi hissediyorsunuz, dışarıda bırakılmış gibi mi; Foucault, ikisinin de aynı şey olduğunu söylüyor. Aynı çağın içinden konuşan biri.
İçine kapatıldığımız çağ. Ama kavanozun kapağı açık unutulmuş. Her şey patlayan mısır tanecikleri gibi ortalığa saçıldı. Artık insanlar bir şeylere tutunma ihtiyacı duymadan yaşamayı öğrenmeye başlıyorlar. H. Arendth’in deyimiyle trabzan aramadan düşünmek ve yapmak.
Bu yolda yürürken düşmek gibi. Tanıdık adımlarla yürürken senden önce de bu yolda yürüyenler gibi takılırsın. Ya kalkarsın ve yola devam edersin. Ya yara alırsın ya da ölürsün.
Yalnızsın…
Yaralandığında birinin sana pansuman yapmasının iyileştirici etkisi vardır elbette. Çünkü acıyı hisseden organ beyindir. Ama kendi kendine pansuman yapmak zorunda kalmışsan eğer o acı geçmek bilmez. Dinmez, içinde bir yerlere saklanır kalır.
Hayatta güçlü olanlar da kendi kendilerine pansuman yapanlardır. Çünkü birinin seni iyileştirmesini beklemek zayıflıktır.
Ve kendi kendine pansuman yapmak zorunda kalanlar birbirlerini yaralarından tanır. Yara bantlarından değil.
Frederick gibi, sakın ha birinin yarası olmayın ama yara bandı olun. Yara bandı herkese iyi gelir.
İyileştirir.
Kimseyi kavanoza koymayın.
Kendinizi de.
Ölmeden önce okuyun…
Koleksiyoncu