"Sevgilim, gözlerinde gökyüzü kalmış hâlâ..."
Umutsuzluğun baş döndürdüğü, günümüzde bile hala nedeni bilinmeyen bir hastalıktan bahsediyoruz kitap boyunca. Şehir halkı yoksulluk sınırını çoktan geçmiş sefalet içinde. Tüketebilecekleri hiçbir şey yok, şehirde tek bir hayvan dahi yok, insanlar umutsuzluğun baş döndürdüğü bu şehirde açlıktan yeni doğan çocuklarını dahi yemek zorunda kalıyorlar. İşte böyle bir ortamda bebeğini nehire bırakan bir anneyle başlıyor hikayemiz. Onu besleyemezdik veyahut komşularımız gibi onu yiyemezdik, nehire bırakmamız daha iyi diye teselli eden eşiyle. Düşünceleri hayatın silsilesinden kaçmak istiyor. Kadının zihninde duyduğu sesleri dinleyerek aniden dans etmeye başlıyor. "Dans etmek bir çığlığı susturmak mı?" Sonra bütün şehir halkı onlara eşlik etmeye başlıyor. Dans ederken ölenler bile mevcut.
Halkın ileri gelmiş seçkinleri bu duruma bir çözüm bulmak için toplanıyor. "Istıraba gömülmüş bir şehrin dayanılmaz gerçekliğinden kaçmanın hele de yoksul bir halk için tek yolu dans diyor," birileri. Kiliseye depoladıkları yiyecekleri halka ücretsiz dağıtmaları gerektiğini söylediğinde Kilise Piskopos'unun verdiği cevap ise işledikleri günahlar yüzünden Tanrı'nın bu felaketleri reva gördüğünü, Tanrı ne veriyorsa onunla yetinmelerini söylüyor.
Durumun seyrini ise piskopos konutunun kapısına sıkıştırılmış bir kağıt parçası değiştiriyor. Reformdan korkan kilise belediye ile anlaşmaya yanaşıp depoladıkları yiyeceklerin ambarın kapısını halka açıyor.
Kimine göre delilik, kimine göre Tanrı'nın verdiği bir ceza olan bu durum bana göre acılardan kaçmanın bir şeklini bulmuş halkın pasif direnişi..
Dansa DavetJean Teule