·152 syf.····Okunma: 18 Ekim 2023 21:47 Hayatta bizim için değerli olan sahip olduklarımız mı yoksa sahip olmadıklarımız mı? Yine aynı şekilde mutluluk sahip olduklarımızda mı gizli yoksa sahip olmadıklarımızda mı? Bu gibi sorular bu romanın konusu olduğu kadar eşya denizi içinde boğulmuş insanın da sıkça sorduğu sorular arasında. Kitabımızın ana karakteri maddi zorluklar içinde hayatını devam ettirmeye çalışırken sahip olduğu iş sadece hayatını değil düşünce yapısını da değiştir. Kendisine sunulan iş son derece basittir: Yapması gereken tek şey evini bir depo olarak çalışacağı firmaya bir yıllığına kiraya vermektir. Firma düzenli aralıklarla kahramanımızın evine eşyaları yığmaya başlar: halı, koltuk takımı, sandalye, masa, biblo, vazo, avize ve aklınıza gelebilecek her türlü eşya… Yalnız yaşayan kahramanımızın artık yeni bir ev arkadaşı olmuştur: mobilya. Ancak zaman geçtikçe kahramanımıza ayrılan yaşam alanı gitgide daralmaya başlar ve öyle bir an gelir ki yeni ev arkadaşı tüm evi istila eder. Kahramanımıza artık evde ne yatacak ne de adım atacak yer kalır. Tüm hareket özgürlüğünü kaybeder, eşyanın yani ev arkadaşının kölesi haline gelir. Kendisine sadece bir nefes alacak kadar yer kalmıştır. Kitap da burada biter.
Sotakis bu kitapta modern insanın madde ile olan ilişkisini sorgularken bir yandan da çağımızda gitgide artan tüketim çılgınlığının olası sonuçlarını tüm çıplaklığıyla dile getiriyor. Eşyanın -daha doğrusu sahip olma duygusunun- insanı mutlu etmesi gerekirken aslında bu durum insanı derin bir mutsuzluğa itiyor. Yazar yarattığı klostrofobik atmosferin içine okuru da çekmeyi başarabiliyor. Kitabı okurken ben de kahramanımız gibi nefesimin sürekli kesildiğini, gelen her türlü ıvır zıvır eşyadan artık gına gelmeye başladığını hissettim. Her yeni sayfayı çevirdiğimizde eve yeni taşınan eşyalarla karşılaşıyoruz. Her teslimattan sonra acaba sırada daha neler gelecek diye düşünmeden edemiyorsunuz. Çünkü firma sürekli olarak evin içine eşya yığmaya devam eder. Evde bir cm kare yeri bile boş bırakmaz, evi bir eşya havuzuna çevirir ve bu havuza sadece kahramanımızı değil okuru da eli kolu bağlı bir şekilde kıçına bir tekme atarak fırlatır.
Neticede şu bir gerçek ki insanoğlunun ihtiyaçları hiç bitmiyor. Sahip olma hırsı hiç dinmiyor. Gördüğünü elde etmek istiyor. Sahip olunca da hevesi hemen geçiyor. Asıl trajedi de sahip olduktan sonra başlıyor. İnsan aslında zamanla sahip olduğu her eşyanın kölesi haline gelmeye başlıyor. Onu terk edemiyor, onu canı pahasına korumaya çalışıyor. Mal canın yongasıdır sözü de bu anlamda çok manidar sanırım. Ve insan bir süre sonra eşya için yaşamaya başlıyor. Kapitalizmin insana en büyük oyunu da bu değil mi? Kitap konusu itibarıyla ilginç olduğu kadar vermek istediği mesaj olarak da gayet başarılı ve derin anlamlara sahip.
Asıl mutluluk belki de vazgeçtiklerimizdedir…