Puan vermedi·88 syf.····Okunma: 25 Ekim 2023 07:41 Patanjali'yi tanımadan önce kendimi evimde sanırdım.
Bir cümle insanın hayatına dokunabilir fakat en keskin cümleler henüz kurulmamış olanlarda saklıdır.
Kimileri kilometlerce koşar fakat kimileri de kilometlerce düşünür.
İşte ben de onlardan biriyim. Belki de Atlas Okyanusu'nu üç defa geçecek kadar düşündüm.
Bir sonuca ulaşamasa da insan bir amaç uğruna yürümek belki de manasız bir yaşam için belli bir amacı gerçekleştiremese de varlık duygusuyla oyalanabilir.
Tüm evreni ve yaşamı insanların kurgusal düşüncelerinden ibaret olduğunu kabul etmek çoğu zaman aklımıza dahi gelmezken, yaşamın temelinin bu olgudan oluştuğu gerçeği gün yüzü gibi durmaktadır.
İnsan kesinliği olan yargılardan ve düşüncelerden belli bir süreden sonra kaçmayı düşünür. Bir farklılık veya bir alternatif arama güdüsü sürekli kendisini kamçılar.
Hep duyduğumuz sözlerden biriside şu değil midir; Bu düzende yaşamak istemiyorum, bu kurallar ben doğmadan önce koyulmuş, hayat acımasız vb.
Bunun kaynağı tam da bahsettiğim noktadan gelir. İnsan ne doğasına göre ne de güdüsüne göre yaşar. İnsan o doğmadan önce oluşturulmuş kalıplar, düzenler, toplumsal yargılar çerçevesinde şekillenir ve o kalıp içerisinde yaşamına devam eder. İşte o yüzdendir insanın içerisinde, yaşamı boyunca bir eksiklik hissetmesi.
Farkında olsun veya olmasın, kendi öz benliği sürekli bir yanardağ gibi çıkmaya çalışır. Fakat toplumsal kurallar sürekli bunu bastırır. Maalesef tüm yaşamı boyunca eksiklikten kaynaklanan ve tarifi olmayan boşluk, içinde yaşamaya devam eder.
İlk defa bir eser düşüncelerimi ve fikirlerimi bana bu kadar yakından anlattı. Hepimiz kendimizi eşsiz bir özgünlüğün içerisinde sanırız. Bu bir sanrıdan ziyade toplumca daha biz doğmadan önce kabul edilmiş bir gerçektir.
Aynaya baktığımızda biz haricinde kim vardır karşımızda duran?
Fakat öyle değildir...
Bizler doğduğumuz andan itibaren özümüzden yani evimizden çok uzaklara yürümeye başlarız. Bunu farketmek belki senelerimizi belki de ölüm anımıza denk sürer. Çünkü evrende geçici olarak yaratılmış ne varsa bize ait olduğunu düşünür ve onları sonsuzlarmışlar gibi benimseriz.
Fakat hiç bir şey bize ait değildir. Geçici olan hiçbir şey bize ait değildir.
Çünkü geçici olan her şey bir zaman sonra yerini eksikliğe bırakır. Bu tüm yaşam boyunca devam eder. Tıpkı bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi gibi. Aşık oluruz, evleniriz, iş buluruz, başarılar elde ederiz. Elde ettiğimiz her şeyin gölgesinde bir süre mutluluk sarhoşluğu ile dolaşırız.
Artık her şey tamamdır, bizim için öyle sanırız. Bir süre sonra elde ettiğimiz şeyler normalleşir ve tükenir. Bizler tekrar yeni arayışlara gireriz. Bir zaman sonra her şey bitmek tükenmek bilmeyen birçok geçici mutlulukları aramakla devam eder. Bitmeyen bir arayış; hepsi tükenmeye ve yok olmaya yüz tutmuş milyonlarca arayış.
Tıpkı denizin altından elimizle çıkardığımız kum gibi, daha su yüzüne çıkmadan elimizden kayıp giden. Tüm yaşamımız kendimiz hariç her şeyi aramakla geçer. İşte o zaman evimize yani özüme giden yolu kaybettiğimiz zamandır.
Bizi biz yapan her şeyi doğduğumuz coğrafya, aile, sosyal çevre, toplumsal kurallar alır götürür. İşte ilk yolculuğumuz böyle başlar, onlar gibi düşünür, onlar gibi karar verir, onlar gibi hareket ederiz. Büyük resmin kendisi olmak yerine büyük resmin bir parçası olmaya zorlanırız.
Fakat asıl olan geçici olan şeyleri değil de kalıcı olan yani özümü aramak değil midir?
Özgürlük diye haykıranlar ve özgür olduğunu sananlar, bilhassa hakikatten bir o kadar uzak olanlar. İnsan ancak gerçek mutluluğu ve özgürlüğü tüm toplumdan hatta kendinden dahi arındığında bulabilir. Bunun acılı ve kabul edilmesi zor bir yol olduğu aşikardır. Fakat yürüdüğümüz bu hayali yoldan daha mı zor?
Peki ne yapmalı?
İnsan önce kendini kaybetmeli hem de öyle bir kaybetmeli ki bir o kadar da kendini bulabilmeli. Düşünsel olarak arınmak ve ruhumuzu temizlemek her şey böyle başlamalı.
Toplumun köhneleşmiş karanlığına bir meşale yakıp yürümeli, tüm acılarını silmeli göz altlarından.
Kılıç kadar keskinse bu tüm yalandan ibaret düzen, bir kalem kadar net ve dirayetli olmalı insan.
Her zaman sonuca ulaşmak bir mana taşımaz, fakat gerçeğe yürümek sonuca ulaşmasa dahi, insan için en erdemli olgudur.
Kendi fikirlerimize kendi düşüncelerimize kısacası özümüzden gelen her şeye dört elle sarılmamız gerek. Bunlar bizi biz yapan şeylerdir.
Bir iz gibi bırakmalı insan, ruhunda taşıdığı ne kadar renk varsa, kalbinden geçen ne varsa!
Hiçbirimiz aynı değiliz hiçbirimiz aynı düşüncenin bir parçası değiliz.
Sen sensen ben de benim...
Çok fazla derinsel konulara girip sizlerin vaktini almak istemem. Kitapla alakalı birkaç şey karalamak istedim. Tavsiye edeceğim bir eserdir. Herkese keyifli okumalar dilerim