Edebiyatın aslı edepten gelir. Bu kitap ise edepten yoksun bir tarzda yazılmış. Onun için edebî bir eser gözüyle bakmayın kesinlikle. Ne demek istediğimi yazarın şu cümleleri benden daha iyi bir şekilde anlatacaktır size:
"Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine "mal" gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor." (s.44)
Belli ki yazar bir kadın ya da erkeğin bugün birinin yarın da başka birinin kucağında olmasını gayet tabiî karşılıyor. Şu satırları okurken midem bulandı. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özelliklerden biri de namus değil mi? Gerçi aynı kitabın 41. sayfasında şu cümlelerle yer veren yazar için bu cümleleri kurması gayet normal. Şöyle diyor:
"Onunla yeniden buluştuğumuzda bir başka erkekten gebeydim. Çocuğu aldırdığım gün, bana kırmızı karanfiller getirdi."
Bunun adı rezalet değil de ne? "Bâtılı tasvîr sâfî zihinleri işgal eder." der büyüklerimiz. Buraya yazmaktan haya ettiğim nice cümleler ve betimlemelerle dolu 65 sayfalık, benim gözümde zerre kadar edebî kıymeti olmayan küçük bir yazı müsveddesinden başka bir şey değil bu kitap. Dikkatimi çeken bir konu daha var. Bir insan 65 sayfada neden bütün dinlere kin ve nefretini kusar ki? Herhangi bir tanrıya inanmadığını üstüne basa basa vurgular ki? Hristiyanlıkla alakalı papaz ve rahiplerin yaptığı bazı ayinlerin yaşadığı muhitteki Orta Avrupa havasını ortaçağa dek geri iteceğini niye yazar bir müellif? (s.17) Kendilerini yıkayan dindar kadınla "Tanrı yok ki, Tanrı yok ki" diyerek neden dalga geçilir bir romanda? (s.14) "Tanrı'nın var olup olmadığını düşünüyorum. Tanrı'nın var olmayacağına inandığım geceye dek, ona hepimiz için uzun uzun yakarıyorum. Artık yakarmama gerek kalmadı. İstediğimi düşünebilirim !!!" (s.9).
1980 yılında basılan bu kitabın basıldığı dönemde dine, dini kitaplara ve din adamlarına uygulanan yaptırımları gözönünde bulundurunca, dinden uzaklaştırılmış bir nesle bir de bu şekilde zehir verilmesi o dönem zihniyetinin ne olduğunu, insanlara neleri aşılamak istediklerini bedihî bir şekilde ortaya koyuyor bu kitap.
Ben de Allah'ın varlığına ve birliğine, Muhammed'in (s.a.v) O'nun kulu ve Resulü olduğuna iman ediyorum. Bununla birlikte yazar gibi ben de istediğimi düşünebiliyorum. Şu anda da düşüncelerimi yazmaktan mutluluk duyuyorum. Evet ölmüş bir kadının kitabı hakkında bu şekilde konuşmak istemezdim ama bu zihniyete sahip bir kadın eğer ki öğrencilere "Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi" olarak tanıtılıyorsa, kelime manasından bile koparılmış şahane edebiyatımızın ikinci bir tanzimat devrine ihtiyacı var demektir. Ama bunun fikrî bakımdan olması elzemdir...