Puan vermedi·320 syf.····Okunma: 12 Aralık 2023 12:54 Anna Seghers, Yahudi asıllı ve komünist bir Alman vatandaşı olarak Naziler iktidara gelince Almanya’yı terk edip Fransa’ya göçmek zorunda kalmış, ardından İkinci Dünya Savaşı başlayınca da Meksika vizesi alarak Marsilya’dan Latin Amerika’ya kaçmayı başarabilmiş. Transit romanı yazarın bu tecrübesinden ilhamla kaleme alınmış; ancak salt bir dönem ya da savaş romanı kesinlikle değil. Seghers’in büyük bir ustalıkla acayip bir atmosfer yarattığı, politik meselelerle varoluşsal sorunları yine aynı ustalıkla harmanladığı, biraz Kafkaesk biraz absürt, kısacası oldukça sıra dışı bir modern klasik.
Genç bir Alman olan isimsiz bir erkek anlatıcıdan dinliyoruz hikâyeyi. Anlatıcının Nazi toplama kampından kaçıp Paris’e gelmesiyle başlıyor roman. Paris’in de işgal edilmesiyle, başka ülkelere deniz yoluyla bir kaçış noktası olan Marsilya’ya gitmeye karar veriyor karakterimiz fakat öncesinde kendisinden bir yazara iletilmesi rica edilen bir mektup vesilesiyle öldüğü söylenen, aslında romanda fiziksel olarak varolmamasına rağmen sürekli adeta hayaletiyle haşır neşir olduğumuz yazar dahil oluyor bu serüvenine. Yazarın bir otel odasında ardında bıraktığı eşyaları, yazıları ve bavulunu da yanına alıp yolculuğuna öyle başlıyor anlatıcımız. Buradan sonra her şeyin çorap söküğü gibi gelişeceğini düşünüyorsunuz ama asıl mesele burada başlıyor. Çıkış vizesi, transit vizesi, gideceği ülkenin vizesi, mülteci kağıdı, ikametgâh izni gibi içinden çıkılamayacak bir bürokratik sürecin ortasında buluyor kendini. Seghers’in asıl meselesi bürokrasi eleştirisi olmasa da absürt, trajikomik olaylar, durumlar silsilesi bir yandan da gerçekten sanki bugünümüzü anlatıyor.
Bir noktadan sonra karakterimizin bu kördüğümden çıkmak istediğinden de emin olamamaya başlıyoruz ve yazar da asıl şovuna burada başlıyor. Her şeyden önce kimliğimizin nasıl sosyal olarak şekillendiğini anlatıyor bence; nereli olduğumuz, kim olduğumuz, adımız, mesleğimiz, bunların hepsi bizi saran bir sosyal çevreyle bir anlam ve isim kazanıyor. Tamamen yabancı bir yerde, tanımadığımız insanlar arasında çok kesin bir şekilde doğru ya da var kabul ettiklerimizin bile ne kadar kaygan bir zeminde olduklarını fark ediyoruz. Yine bununla bağlantılı olarak işin içine bir de milliyet, sınırlar, bu sınırları aşmak yani göçmenlik, mültecilik girince bu, politik bir boyut da kazanıyor. Anlatıcının kimliği adeta bir sıvı gibi yeni koşullarının ve ortamının şeklini almaya başlıyor, yanında eşyalarını taşıdığı yazarın karakteriyle sanki kendi kişiliği eriyip iç içe geçiyor ve gerek bireysel gerek politik açıdan çok başarılı ele alınmış bir kimlik meselesi koyuyor önümüze Seghers.
Bir diğer yandan içinde bulunulan ruh hâlini de yansıtıyor bu açmazla sanki yazar daha somut olarak yaklaşıldığında. Ölümden kaçan, ‘şanslı’ insanların kaybolmuşlukları, bir yaprak gibi savruluşları, önlerinde uzanan belirsizliklerle dolu ve kendi tercihleri olmayan bir dünya için bile mücadele etmek zorunda bırakılmalarıyla dönüp arkalarına bakmaları ikilemine düşmelerini çağrıştırıyor anlatıcının içinde debelendiği çember, ki bu yolun sonu da kimliğe çıkıyor bence.
Etkileyici ve sıra dışıydı kesinlikle Transit. Sonlara doğru biraz uzatılmış hissi veriyor ama bu hikâye de başka türlü işlenir miydi, bu atmosfer başka türlü yakalanabilir miydi, zor. Okunmalı bence. Baskısının olmaması inanılır gibi değil.