Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm...
10/10
·295 syf.··
Beğendi
·
2024 103. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 31 Aralık 2024 16:07
Bu kitap benim için sadece bir ilk romanın ötesinde, Ankara’nın o meşhur ayazında sırtıma atılmış sıcak bir palto gibiydi. Ali Bektaş, hikayesini Umut ve Yıldız’ın aşkı üzerine kurarken bize klasik bir aşk romanı vadetmiyor, aksine aşkın o tozpembe örtüsünü kaldırıp altındaki hayatın sarsıcı ve bir o kadar da politik gerçeklerini gösteriyor. Benim bu eserle kurduğum derin bağın temel sebebi de tam olarak bu: Kendini anlatırken bizi, bizi anlatırken de Ankara'mızı ıskalamıyor oluşu. Romanın katmanlarına indikçe, Ankara’nın gri sokaklarının sadece binalardan ibaret olmadığını, aslında her köşe başının toplumsal birer hafıza mekanı olduğunu anlıyorsunuz. Bektaş, kalemini sadece romantik bir nostaljiye dayandırmıyor. Üçüncü sayfa haberlerinden maden ocaklarındaki boğucu karanlığa, şehit haberlerinden liyakatsizliğin yarattığı yıkıma kadar bu toplumun sustuğu ne varsa hepsini büyük bir cesaretle kâğıda döküyor. Romanın alt metninde en çok göze çarpan mesele ise, ekonomik güvensizliğin ve sınıfsal uçurumların insan ruhu üzerindeki tahribatı. Umut’un yaşadığı varoluşsal sancı, aslında kişisel bir bunalım değil, güvensiz geleceğin ve toplumsal adaletsizliğin bireydeki yansımasıdır. Yazar, kentsel dönüşümün getirdiği soğuk beton aşkı üzerinden yürüttüğü eleştiriyle, sadece şehrin görünüşünü değil, insan ilişkilerinin de nasıl robotlaştığını gözler önüne seriyor. Daha derinlere indiğimizde ise bireyin sistemin içinde nasıl ezildiğini iliklerimizde hissediyoruz. Ali Bektaş, memleketin son yirmi otuz yılına dair sert bir hesaplaşmaya girişirken, politikanın sadece meydanlarda değil, mutfağımızdaki yoksullukta, kaybettiğimiz işlerde ve hatta birini sevme biçimimizde bile saklı olduğunu hatırlatıyor. Karakterlerin sessizlikleri bile birer anlam taşıyor. İnsanların birbirine güvenemeyişi ve saf sevginin bu kirlilik içinde bir direniş biçimi olarak sunulması, eserin en güçlü tarafını oluşturuyor. Bu anlamda 'Gün Yüzü' kaçmak için yazılmamış. Kaçamadığımız şeyleri yüzümüze vurmak için yazılmış gibi. Sonuç olarak roman, altı çizilecek cümleleri ve uzun uzun dertleşilecek meseleleri olan bir eser. Ali Bektaş, okura sadece bir hikaye anlatmıyor, aynı zamanda kaybettiğimiz vicdanı yeniden inşa etmeye çalışıyor. Eğer siz de hayatın can sıkan gerçeklerine rağmen bir "gün yüzü" görmenin hayalini kuruyorsanız, bu roman size hem sığınılacak bir dost hem de kendi karanlığınızda yolunuzu bulmanızı sağlayacak bir harita olacaktır. Benim için her zaman çok özel kalacak bu eser, kalbine dokunulmasını bekleyen her okur için sessiz ama sarsıcı bir çağrı niteliğinde. Eğer bu kitabı elinize alacaksanız, kendinize sakin bir zaman dilimi yaratmanızı ve sadece bir olay örgüsünü takip etmek yerine, yazarın satır aralarına gizlediği görünmez Ankara’ya kulak vermenizi öneririm. Okurken yanınızda mutlaka bir kalem bulundurun çünkü, nerede durduğunuzu sorgulatan, altı çizilesi cümleler fısıldıyor. Gün Yüzü, her sayfasında durup biraz düşünmeyi, biraz da iç çekmeyi hak eden bir yol arkadaşı. Benim için öyle oldu. Belki sizde de başka bir yerden yankı bulur. Kendinizi Umut’un sancılarına ve Yıldız’ın yolculuğuna bırakın, göreceksiniz ki o gri sokaklar, aslında en çok bize benzer hikâyeler anlatıyor.
1000Kitap
Gün YüzüAli Bektaş · Romanoku Yayınları · 2023405 okunma
··
3 +1'leme
·
2.443 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Zihninize sağlık güzel bir inceleme olmuş 🌟
Kübra Öznur ÇELİK
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim 🦋
Çok teşekkür ediyorum bu güzel yorumunuz için... Umuda, sevgiye, insana ve topluma dair düşünceleriniz mutlu etti beni 😊🙏
Kübra Öznur ÇELİK
Gönderi Sahibi
Kaleminize yüreğinize sağlık hocam 🦋♥️ devamını bekliyor olacağım 💫