·315 syf.····Okunma: 31 Ocak 2024 20:56 Fakir bir İskoç-İngiliz asıllı aileye doğan Thomas Sutpen'in çocukluğuna etki eden bir olaydan sonra çıktığı yolculuğun, hem kendisini hem de ileri bir dönemde hayatlarına dahil olacağı Coldfield ailesini sürüklediği olayları konu eden bir roman. Sutpen'i on dört yaşında Haiti'ye doğru yola çıkaran şeyin güç arzusu, cesaret ve kurnazlık olduğunu görüyoruz. Kafasında oluşturduğu ideal yaşama ulaşmak için hem içine doğduğu hem de Haiti'de edindiği ailesinden vazgeçer ve kitabın ana yerleşim merkezini oluşturan ve tamamen hayali bir yer olan Güney'deki Yoknapatawna-Jefferson bölgesine taşınır. Sutpen'in çizdiği kimlik öylesine gizemlidir ki, yöre halkı bu adamın geçmişine dair çeşitli söylentiler oluşturur. Uzunca bir uğraştan sonra bütün yerleşim yerlerinden uzak bir ev inşa eden karakter, yörede zengin olmayan bir beyazın kızı Ellen ile evlenir ve Sutpen-Coldfield ailelerini bekleyen olaylar dizisi başlar. Bu çiftin Henry ve Judith adlarında iki çocukları olur. Aileyi sarsan olaylar Henry'in arkadaşı Charles Bon'un Jefferson'a gelmesiyle başlar ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Tüm karakterler Sutpen'in (diğer bir deyişle İblis'in) geçmişinde yapmış olduğu seçimlerin ve hataların sonuçlarıyla yüzleşir, nerdeyse hiçkimse bu yaylım etkisinden kurtulamaz ve bunun lanet gibi nesilleri takip ettiği ima edilir. Arka plandaki Amerikan sivil savaşı ve Güney'in Kuzey karşısındaki yenilgisi, melezleşme, ensest gibi temalar romana sürükleyicilik kazandırmış. Klasik bir giriş ve gelişmeden ziyade Faulkner okuyucularının aşina olacağı şekilde olay örgüsü farklı karakterler tarafından (örneğin; Teyze Rosa, Bay Compson, Quentin, Shreve) hikaye anlatıcılığı şeklinde aktarılmış. Bu tarzın sağladığı güzel bir nokta var o da şu: Hem olaya bizzat şahit olanlar hem de duyum şeklinde haberi olanların yıllar sonra bir hikayeyi anlatırkenki hafızasını, çoşkusunu hissedebiliyorsunuz. Kitabın yarısında oldukça çarpıcı bir plot twist var fakat yazar bunu bize çok önceden hissettirmesine rağmen ''olay budur'' diyememiştim. Zaten Fauklner her şeyi önceden söyleyen ve sonrasında hep bunun etrafında dönen bir yazar. Ama bunu farklı bakış açıları, karakterler ve hatta nesiller üzerinden yapıyor.
Biraz da Sutpen'in kimliği üzerine yazacak olursam bu karakterin narsist, çıkar odaklı, duygu yoksunu ve bütün ilişkilerinde yüzeysel olduğunu söylebilirim. (ona yazılan son, belki de hak ettiğiydi)
Charles Bon ise favori karakterim oldu. Taşıdığı pis kana (kendi deyimiyle) rağmen misogynist bir dönemde kadına verdiği değerle (görece) ve Güney'deki kadın düşmanı fikirleri eleştirmesiyle ve aslında Sutpen'e nazaran duygusal diyebileceğimiz bir ruhla olaylara yaklaşmasıyla.
Faulkner kitabın anlatıcılarından biri olan Shreve'in çarpıcı bir kehanetiyle bitirir eserini. Jim Bond'un ( Sutpen'in zenci oğlu ve kalan tek varisi) ve onun gibilerinin zamanla Batı Yarımküre'yi kaplayacağını ve herkesin öyle ya da böyle Afrikalı Kralların soyundan geleceğini söyler. Bu da sanırım Sutpen'in savunduğu, uğruna yaşadığı ve öldüğü her şeyin boşa gittiğini anlatmaya yeter gibidir.
Diğer bir anlatıcı Shreve, Quentin'e soru sorar,
Neden Güney'den nefret ediyorsun?
Quentin üç kere nefret etmiyorum der.
Bu aslında Faulkner'ın mı cevabıdır, bilinmez:)