·234 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Mart 2024 08:52 Türkçe okuyacaklar için, Can Yayınları kitabın sonuna Sylvia Plath'in çizimlerine ve notlara yer vermiş. Kitap yazarın hayatından da örnekler barındırdığı için, Sylvia Plath hakkında kısa bir araştırma da tavsiye ederim. Orijinal adı ile "The Bell Jar" yazarın tek romanı olma özelliğini taşıyor.
Depresyondaki bir hastanın ruh halini hatta hastalığının tekrarlanmasından duyduğu endişeyi takip etmek ve anlamak zor olabilecek iken Esther'in ruhsal sağlığındaki dalgalanmaları, kitap boyunca karşımıza çıkan ve kitaba ismini veren sırça fanus metaforuyla daha net anlıyoruz.
(Gri, konforlu koltuğa gömüldüm ve gözlerimi kapattım. Sırça fanusun havası etrafımda dolanıyordu ve kıpırdayamıyordum)
I sank back in the grey, plush seat and closed my eyes. The air of the bell jar wadded round me and I couldn't stir.(p.178)
(Bütün sıcaklık ve korku kendini arındırmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde huzur içinde hissettim. Sırça fanus başımın birkaç metre yukarısında asılı duruyordu.(2. elektroşok tedavisinden sonra semptomların hafiflemesi) Dolaşan havaya açıktım.)
All the heat and fear had purged itself. I felt surprisingly at peace. The bell jar hung, suspended, a few feet above my head. I was open to the circulating air.(p.206)
(Sırça fanusun içindeki boş ve ölü bir bebek gibi duran kişi için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.)
To the person in the bell jar, blank and stopped as a dead baby, the world itself is the bad dream.(p.227)
Those girls, too, sat under bell jars of a sort.(p.227)
(O kızlar da bir nevi sırça fanusların altında duruyorlardı.) Herhangi bir ruhsal sorunu olmayan sıradan üniversite öğrencilerinden bahsediyor.
Kitaptaki feminist temalar ile de örtüşen bir cümle. Kitapta kadın olmak, anne olmak, eş olmak, bakire olmak Esther'in zihnini çok kurcalayan ve kendini eksik hissettiği noktalar. Hatta insanları Katolik -Protestan, siyah-beyaz olarak değil bakire olanlar ve olmayanlar olarak ayırdığını söylüyor. Anne ve eş olmanın kendisine göre olmadığının da defalarca kez altını çiziyor.
(Ama emin değildim. Hiç emin değildim. Bir gün -üniversitede, Avrupa'da, herhangi bir yerde, herhangi bir yerde- sırça fanusun boğucu çarpıklıklarıyla tekrar aşağıya inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?)
But I wasn't sure. I wasn't sure at all. How did I know that someday—at college, in Europe, somewhere, anywhere—the bell jar, with its stifling distortions, wouldn't descend again?(p.230)
Okunması gereken bir klasik olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar.