Spoiler içerebilir.
“Bu kitapta önemli olan
Oblomov değil, Oblomovluktur.”
O Oblomov, ah o Oblomov…
Beni resmen elektrik çarpmışa çevirdi. Çoğu kitabı okuduktan sonra genelde oturup düşünürüm, ama Oblomovun son sayfasını kapattığımda direk ayağa kalktım, yerimde duramadım.
Ne kadar da Oblomovuz…
Hepimiz, her birimiz…
“Ya şimdi kurtulursun ya da hiçbir zaman!”
Kendi adıma konuşayım, resmen tembellikten kırılıyorum. Peki böyle ne olacak?..
Oblomov da hep düşündü; işlerini nasıl yoluna sokacağını, ne zaman ve nasıl başlayacağını, nasıl planlar yapacağını, o planlarını ne zaman uygulamaya koyacağını… Düşündü de düşündü…
Ama hiçbir şeye başlamadı.
Oysa düşüneceğine ayağa kalksaydı, önce bir başlasaydı…
İşte o zaman, o zaman her şey daha farklı olurdu. Oblomov hayatını bomboş bir şekilde yaşamazdı…
Ne kadar da çok benziyoruz Oblomovla ve bu ne kadar dehşet verici bir şey anlatamam…
Hepimiz bu hayattan sıyrılıp, kenarından dolaşmaya bakıyoruz. Zevklerimize o kadar düşkünüz ki çalışmadan yoruluyoruz, denemeden pes ediyoruz. Önümüze çıkan ilk engelde ahlayıp vahlıyoruz. En büyük dert bizimki sanıyoruz. Hep hayattan yakınıyoruz, yaşamaya değer olmadığını düşünüyoruz. Peki biz ne yapıyoruz?
Gün boyu tembel tembel yatmaktan, sadece hayal kurmaktan, hayatın tüm hayallerimizi bize altın tepside sunmasını ummaktan başka ne yapıyoruz?
Bu durumun öyle olacağını varsayalım, çok istediğimiz bir şeyi hiç zorluk çekmeden elde ediyor olsaydık, o şeyi hala eskisi gibi istemeye devam eder miydik? Sanmıyorum…
Elini taşın altına koymadan, canla başla çalışmadan, sürekli yenilsek bile, vazgeçmeden denemeye devam edilmeden kazanılan hiçbir şey bizim için değerli olmayacak. Hep içimizde bir boşluk kalacak ve o boşluk hiçbir zaman dolmayacak…
Nasıl ki başkaları için yaşanan bir hayat, boşa