EKMEK ELDEN SU GÖLDEN
Refik Halit Okurken
Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Refik Halit Karay, sıradışı kişiliğiyle hakkında geniş geniş konuşulacak yazarlarımızdandır. Hangi yazdığını okursanız okuyun edebi bir lezzet alırsınız. Mizah, anı, roman gibi türlerde son derece verimli ve nitelikli eserler vermiştir. “Üç Nesil Üç Hayat” kendi türünde eşsiz bir belgedir. Mecit-Aziz-Hamit dönemlerinde İstanbul ve yaşanan her türden değişimi canlı ve renkli aktarmıştır.
Romanlarını okurken onun gerçek bir romancı olduğunu anlarsınız. Romanlarında kişi kadrosu, önem sırası olmaksızın üzerinde çalışılmış kişilerdir. Betimlemeler gerçek gözlemlere dayalı ve canlıdır. Olayların anlatımında her zaman dikkatlidir. Kurgunun duygusal durumuna göre roman zamanının akışını hızlandırır, yavaşlatır. Durdurduğu da olur. Ama romanı elinizden bırakmanız yine de zordur. Romanlarındaki evren, masa başında kurgulanmış değildir. Yazar adeta romanı için çevre gezmiş, insanları gözlemlemiş ve onlarla vakit geçirmiş, ayrıntıları not etmiş ve doğru oranlarla roman evrenine eklemiştir.
Mekan tasvirlerindeki başarısı ise ayrıca ele alınmalıdır. Mekanları; içerisindeki ışık, renk, koku ve verdiği duygu ile çok başarılı aktarır. Sadece iç mekanlarda değil geniş coğrafyaları da başarılı anlatır. Her romanında farklı mekanlar seçer. Kişileri kesinlikle bir başka romanındaki herhangi bir kişi ile benzeşmez. Her biri özgündür. Konuşmaları, giyimleri, oturup kalkmaları ile her biri kendi kurgulandıkları romanlarda yaşayıp var olurlar.
Seçtiği dönemin, günlük konuşma özelliklerini, o döneme özel deyimleri, imaları, söz oyunlarını, kinayeleri, siyasi yönelimleri aktarmak için belki özel bir çaba harcamaz ancak romanlarını okurken bu konularda kesinlikle fikir sahibi olursunuz. Roman döneminin iklimini okur, duyar ve yaşarsınız.
Yazar, bu romanında 1940 sonrası Türkiye’sindeki siyasi, sosyal ve ekonomik iklimi son derece gerçekçi olarak aktarmıştır. “İstanbul’un Bir Yüzü”nde şikayet ettiği konular bu defa 1940 sonrasında onun görüş alanına girer. Bir biçimde iktidara yakın olarak sonradan zengin olanlar, devlet bankalarının kredilerini hak etmedikleri halde alarak zengin olanlar, toprak ağalarının değişen ve aslında çürüyerek değişen yaşam biçimleri bu romanda o kadar canlı anlatılmıştır ki o dönemde yaşadığınızı zannedersiniz.
Bunları aktarırken kendince bazı eleştirilerini de Armenak Bey ile Asaf Efendi ağzından aktarır. Ancak son derece doğal ve ders havasından uzaktır. Okurken yazarın öğretme derdi hissedilmez.
Örneğin zengin ailelerden birinden söz ederken şöyle der:
“Aile ikiye ayrılmıştır. Bir kolu iktidarı tutar, öbür kolu muhalefeti; bu suretle hangi parti gelirse gelsin mecliste daima bir mebusları bulunur. O mebus ise hangi koldan olursa olsun, dıştan karşı tarafa atıp tutar görünmekle beraber aileyi korur. Aile birliğini her şeyin üstünde tutar. Parizanlık sıradan işlerde, göstermelikten ibarettir. Esas dava ve maksat aile topraklarını ve çıkarlarını, memur ve köylülerin saldırısından hükümet gücüyle kurtarmak ve verimi arttırmaktır.(s.120)”
Yazarımız, o dönemin değil her dönemin gerçeğini kısa bir paragrafta okuyucuya aktarmıştır. Romanı okurken anlarız ki o yıllarda “tereyağı ile yemek pişirmek” bir zenginlik göstergesidir. Bunda ne var ki diye düşünmemek gerekir. Çünkü kısa bir süre sonra 1950’lerden itibaren tereyağı dışlanacaktır. Tereyağı yemek artık köylülük olarak anlatılacak ve bu yağ, zararlı ilan edilecektir. Dougles bıyıklı adamlar, dönemin zenginlerinin ilgi gösterdiği kumaş türleri, kürkler ve çeşitlerini de okuruz. Örneğin o dönemde Ahlak Zabıtasının olduğunu ve zinanın suç olduğunu anlıyoruz. Sarhoş Amerikan askerlerinden insanlar şikayetçidir. Anlıyoruz ki onlar her an her yerde insanların karşılarına çıkmaktadır.
Ya da çeşme contalarının plastik değil de KÖSELE’den yapıldığını anımsayanlar olacaktır.”Yeni Harman” ve “Birinci” ve “İkinci” sigaralarının adlarını duyar ve yeniden hatırlarsınız. Bunlar gibi pek çok sigara, TEKEL tarafından Türk tütününden üretilirdi. Şimdi artık ülkemizde dünyaca ünlü Türk tütününden kendi sigaramızı üretmiyoruz. Kişinin sigara seçimi de onun sosyal konumu hakkında fikir verirdi.
Romanlarında dönemlerinin yemeklerine özel bir yer verdiği hissedilir. Bu romanında dönem zenginlerinin yediği yemek adlarını okuruz. Şimdilerde artık olmadığını zannettiğim “Beyinli Böbrek, Mayonezli Levrek” severek yenen pahalı yemeklerdir. “Tavuk Söğüş” adı da geçer. O zamanın tavuk söğüşleri bu gün gibi adı piliç olan ve tavukla uzaktan yakından ilgisi olmayan canlılardan yapılmadığından lezzetli olsa gerektir.
Yazar, 1940’lı yıllardan söz ettiği “Bir Avuç Saçma” adlı anılarında da çok önemli bir kaç ayrıntıya dikkat çeker. Öncelikle önemli bir dini ve toplumsal ritüel olan Kurban kesmenin eskiye göre çok azaldığını söylüyor. Bu ve bunun gibi toplumsal ritüellerin insanları bir araya getirdiğini de ekliyor. Kurban Bayramı, nedense batılı toplumların çok rahatsız olduğu bir konudur. Sanki bütün batı toplumu veganmış gibi bir tutumla, kurban bayramına muhalefet ederler ve olumsuz eleştirirler.
Batılıların kurban bayramı karşıtlığına bizim görsel ve yazılı medyamız da katılır. Her kurban bayramında, kaçan, otoyollara çıkan, sorun çıkaran kurbanlık hayvanlar gösterilerek neredeyse bu bayramı, ilkellik olarak sunarlar da paylaşılan etleri asla göstermezler. Ortaya çıkan paylaşım güzelliğini görmezden gelirler. Bu bakımdan tam bir sömürgeci mantığıyla davranırlar.
Acaba yazar, bugünkü durumu görse neler hissederdi diye düşünmeden edemiyor insan. Yazar yine her iki kitabında da SİNEMA’nın Türk Toplum ve Ahlak yapısını bozduğundan söz açıyor. 1940 ve 1950 yılları arasında Türkiye’de sinema filmlerinin izlenmesi ancak insanların sinemalara gitmesi ile mümkündü. Oysa günümüzde, yazarın konularından rahatsız olduğu yapımların kat be kat zararlı olanları her ailenin evindeki televizyonlarda aralıksız yayınlanıyor. Dahası artık ilkokul çocuklarının ellerinde olan cep telefonlarından bile bu tip yayınlarına erişmek son derece kolay. Refik Halit bugün yaşıyor olsaydı herhalde çok daha büyük acılar çekerdi. Ve bu durumun aslında denetlenmesi ve kısıtlanması gereken bir noktaya geldğini söylerdi. TV dizileri KÜLTÜREL BİR SALDIRI VE İMHA PROJESİDİR, diye bir de ayrı yazı kaleme alırdı herhalde.
Ekmek Elden Su Gölden, 1940 sonrası Türkiye’sinin insanını, kültürünü, çürüyen değerlerini, siyasi değişimlerini özgün bir bakış açısıyla anlatan lezzetli bir romandır.