Pollyanna, konusu itibariyle oldukça ilgi çekici, yazarın etkileyici ve basit dili ile de oldukça hoş; ancak bir o kadar da, içinde, "sıradan insanlar" için büyük bir tuzak barındıran modern dünya klasiği.
İnsanın her koşul altında bardağın dolu tarafını görme, olumlu bir yan ortaya çıkarma ve mutluluk duyma tezinin güçlü bir şekilde işlendiği bir hikaye olarak tüm dünya tarafından takdir görmüş bir eser. Hatta kitabın ve bu kitaptaki ana karakterin ismi bir tutum ve davranış biçimine dahi verilmiş: "Pollyannacılık". Öyle ki Amerika'da ve muhtelif ülkelerde bu temalı çeşitli kulüpler kurulmuş ve faaliyet göstermekteymiş.
İnsanların gerçek yaşamda yaşadıkları nahoş, olumsuz, kötü hatta çekilmesi güç olaylar karşısında, serinkanlılığını koruyarak bu yaşanmışlıklara karşı tamamen olumlu ve iyimser bakması imkan dairesi çerçevesinde mümkün müdür?
Mesela, en basitinden bir örnek ile, herhangi bir insanın, sevdiğiniz bir insanın çok değerli canını almasına karşı "olsun, demek ki kaderi böyleymiş. O insanın görevi de kaderin tecelli etmesine yardımcı olmakmış. Görevini de layıkıyla yerine getirdi. O'nun için çok mutluyum(!)" diyerek mevcut hukuk sisteminde o insanın hakettiği cezayı almamasını ister miydiniz? O insanın özgür dolaşmasına razı olabilir miydiniz? Doğrusunu söylemek gerekirse benim midem bunu kaldırmazdı.
İnsan elbette ki mutlu olmalı, mutlu olabileceği birtakım nedenlere sarılmalı, bir olayın olumlu bir yanı olabileceğini kabul etmeli, inanmalı (ki bu bizim inancımızda ve kültürümüzde de mevcuttur: "Her şer'de bir hay'r vardır."), lakin bu her olay için tekerrür etmemelidir. Bu yaratılışımıza da aykırıdır. Evrime de mugayirdir. İnsan, bugünlere kadar varlığını muhafaza etmiş ise, bunda çevresini bir tehdit ve tehlike olarak algılamasının büyük bir payı vardır. (Tarih varsayımlar üzerine kurulamaz ama eğer insanlar hep olumlu, iyimser bir tutum takınsaydı, insanlığın ahvalinin bugüne eşdeğer olabileceğini hatta bir ahvalinin olabileceğini bile düşünemiyorum.)
Günümüzde ulusların ve toplumların varlığının muhafaza ve müdafaa edilmesinin siyasal, toplumsal, ekonomik vb. kaynaklı tehlike ve tehditlere karşı gösterdiği mukavemet ile yakından ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Güncel bir olay üzerinden değerlendirilir ise, Arakan'da hükümet, güvenlik güçleri ve Budistler tarafından Müslüman halka yönelik baskı ve zulümler neticesinde, müslümanlar Bangladeş'e sığınmaya çalışmakta. Kimi Arakanlı bunu başaramadan boğularak, yakılarak veya vurularak ölmekte, öldürülmekte. Başaranlar ise, yıllarca yaşadığı yurdunu terk etmenin ızdırabını yaşamakta. Bu ahval karşısında, eminim ki, bırakın Arakanlı bir müslümanı, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan sıradan bir müslüman dahi (politikacılar ve siyasetçiler hariç), belki de dindar bir Hıristiyan veya Musevi dahi, bir an olsun bunun bir hayr olduğunu aklının ucundan bile geçirmişmemiştir. Hal böyle iken aklı başında bir insan nasıl olur da bu yaşanan olaylarda olumlu bir taraf görür? Bu yaşananlardan olumlu taraf arayan bir insanın akli dengesi acaba yerinde midir?
Sözün kısası mahbuldür derler. Hulâsa, eskilerin tabiri ile, okumağa değer, içerisinde ders alınabilecek, yaşama yansıtılabilecek ve başarılı sonuçlar alınabilecek materyallerin olduğu, ilgi çekici bir konuya sahip hoş bir hikaye. Ama körü körüne bağlanıldığında okurunun psikolojisini bozabilir ve ruhunda derin yaralar açabilir.
Kitap, bir büyüdür. Ancak her büyü, ak değildir. İyi okumalar...