Belki Bir Gün Hissetmek...
10/10
·384 syf.··
Beğendi
·
2025 30. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 25 Ağustos 2025 22:23
Kitabı daha önceden okumuştum. Altı yıl önce ilk okuduğumda da çok etkilenmiştim ancak böyle bir şeyin olma olasılığı hakkında düşünmemiştim hiç. Şimdi görüyorum olmakta ve oluyor, belki de hep oldu. Kitabın ana konusu kadınların baskıcı bir rejimde tüm haklarını kaybetmeleri. Hakları sadece çocuk doğurmak ve komutanlara hizmet etmeye indirgeniyor. Kitabın dili akıcı fakat düşünce akışına göre yazıldığı için nerede ne oluyor, algılamak biraz zor. Tabii ben ikinci okuma olduğu için ve atmosfere alışkın olduğum için daha rahat okudum. Ama şimdi asıl bu olayın ardındaki gerçeklere odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Tüm baskıcı rejimlerde ortak konu aslında insanın ya da insanların nesneleşmesi… Peki insan nasıl nesneleştirilir? Bir grubun kendini üstün insan olarak görmesi ile birlikte kendi fikirlerini dayatması çerçevesinde oluşan bir zulüm bu. İnsan zihninin yani üstün grubun dışında kalan zihnin ya da fikirlerin bir önemi kalmamasıyla birlikte, aslında insanın tamamiyle yani bedeni ya da varlığının nesneleşmesini ortaya koyuyor. İnsana değer verilmiş sayılıyor, oysa gereken değer yalnızca sizi kullanabilmek için. Bu travma altındaki insanı şaşırtan bir oyun aslında. Çünkü bir taraftan iyi bir şey olduğunu size düşündürten ama diğer yandan kötü bir şey olduğunuzu hissettiren bir şaşırtmaca. Atwood kitapta bunu şöyle anlatıyor: “Bana değer verilmesini istiyorum, şimdi verilmeyen türden; değerli sayılmaktan daha fazlasını istiyorum.”. Bu değer noktasında da aslında özellikle kadına, farklı türden kadınlara vazifeleri hatırlatılıyor. Örneğin; bir damızlık kızın vazifesi: çocuk doğurmak; mathanın vazifesi: hizmet etmek; eş: muhafızlar için atkı örmek, dua silindirlerinden dua ısmarlamak; göz: toplum polisliği yapmak… Aslında kendilerini işe yaramaz görmemek için eşler, makinelere dua okutuyorlar… Görev tanımı en acı olan kişiler damızlık kızlar çünkü en çok onlar eğitiliyor. Hem en çok aşağılanan hem en çok saygı duyulan onlar çünkü onlar en çok dayatmalara maruz kalanlar… Bu toplumlarda genelde en fazla belirtilen ama en az açıklanan kavram ise suç: suçun tanımı o kadar tek ki, o yüzden suçun tanımı bir o kadar kapsamlı… Ne olursa olsun ihanete izin yok, suçun tanımı bu. Ne şekillerde ihanet edebilirsiniz o çok çeşitli: biriyle göz teması kurmak, gökyüzüne bakmak, konuşmak, düşünmek… Yani onlara inanmadığınızı göstermek, herhangi bir yolla… Bilgi yasaklı, kitaplar yasaklı, kağıt, kalem yasaklı, çünkü asıl önemli olan zihni sınırlandırmak… Bu kadar belirsiz bir dünyada her şey ima… Sözcükler ve hareketler… Hepsi ima olmaktan öteye gidemiyor, çünkü güvende değilsiniz. Diğer çarpıcı konu belki ele alınması gereken: şiddeti yasalaştırmak. Bununla kast ettiğim şey ise; belirli bir gruba yasalar yoluyla uygulanabilirliği kabul edilen düşünceleri alışılabilir kılmak. Bauman böyle söylüyor, holokaust gerçeklerini anlatırken. Bu alışılmışlık zamanla insanlara güvenli gelmeye başlıyor çünkü yine dediğim gibi güvensiz çok fazla olay var. İnsan böyle durumlarda tutunabilecek bir şey arıyor bir İNANÇ. Kitapta yine bu yüzden sık sık çiçekleri duyuyoruz. Bir şekilde umut veren bir yol bulmalı insan çünkü böyle bir hikayede böyle bir dünyada. İnsan bu dünyadan nasıl çıkar diye düşünüyor, cevabı sanırım hissetmek. Çiçekleri, gökyüzünü, yakınlığı, uzaklığı… İnsan belki de ancak hissederek zihnine güvenebiliyor… Şu an bu hikayede bu distopyada hissetmek biraz zor belki, henüz kimse o kadar alışmış değil hissedebilecek kadar… Ama kim bilir, belki bir gün… Önceki yorumum: Kendime Zırvalar Yine Kadınlar ve yine bir mücadele. Bu öyle bir dünya ki, sanırsınız günümüzün Afganistan'ı. Bazıları bu öyküleri gelecekten bir şeymiş gibi yazıyorlar bakınız Margaret Atwood, bazıları ie günümüzden bir şeymiş gibi yazıyor bakınız Khaled Hosseini - Bin Muhteşem Güneş. Ortak fikir yine aynı, ezilen, hakları elinden alınan ve aşağılanan kadınlar... Distopik öykülerin en çok bu kısmını beğeniyorum, hayatlarımızdan o kadar uzak ve hayatlarımıza bir o kadar yakın olmaları. Bir kadının eşini seçememesi, kiminle ne kadar yakınlaşabileceğinin kararının onun eline bırakılmaması ve bir yerde tecavüze varan zorlamalar ve psikolojik kısıtlamalar tüm bunların en sinir olduğum kısmı. Hayatınızda size de neyi nasıl yapmanız gerektiğini sürekli söyleyip duran insanlar yok mu? Müdürünüz, kocanız, sizden üst bir pozisyonda (iş anlamında ya da hayattaki statü anlamında) olmasına gerek bile yok, bazen arkadaşlarımız bile bize bunu yapıp duruyor. Hepimize diyorum ki içimizdeki direnişçiyi ortaya çıkarmalıyız ve kimsenin bizi bizden iyi bilmediği gerçeğini kafamıza sokmalıyız artık. Cinsiyetinizin bir önemi yok, ben benim, siz sizsiniz ve kendimizi en iyi biz biliriz. Kullanılabilecek ne kadar kişi zamiri varsa hepsini kullandıktan sonra, belirtmek istediğim şey şu ki: hislerinize güvenin... Ne istediğinizi bırakın onlar söylesin ve sonra istekleriniz için gözünüzü kırpmadan savaşın!!!
Edebiyat & Roman
Damızlık Kızın ÖyküsüMargaret Atwood · Doğan Kitap · 201914,7bin okunma
··
152 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Toplantıda görüşmek üzere, saat 22.00de 🫶🏻