Romanın Türü-Nasıl Bir Roman? Bozkurtların Ölümü evet, bir tarihî romandır; fakat herhangi bir tarihî roman olarak değerlendirilemez. O, bir destandır; bir destanın roman hâline getirilmiş biçimidir. Tarihî roman kavramı, Bozkurtların Ölümü'nü anlatmaya yetmez. Roman kahramanları 621 ile 639 yılları arasında yaşamış gibi görünürler ama ruhları Tanrı Dağı'nda bugün de yaşamaktadır. Ve bir yazıcı onları bugüne ulaştırmıştır. Atsız'ın ana fikirlerinden biri olan "zamanın yekpareliği" esere sinmiştir. Eserin başındaki "Romanın Hikâyesi"nde şöyle diyor Atsız: "Birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek... benim kitabımda yüzyılların akışı" bulunacak (s. 6). 639 yılında Çin sarayını basan 41 yiğit kırıla kırıla 6 kişi kalmıştır. Vey ırmağı kıyısında artık hayatta kalmak için değil, şan ve şeref için döğüşmektedirler. Atsız da orada, hatta belki romanı okumakta olanlar da oradadır: "Bu arada sürülerek ırmağın kıyısına kadar gelmişlerdi. Altı kişi, damarlarında kalan son güçle son savunmalarını yapıyorlardı... Bu kahramanlığı yaparken bin üç yüz yıl sonra bir yazıcının, kendi hâtıralarını yaşatmak için bu satırları yazacağını düşünmüyorlar, şanlı maceralarımı Türk oğullarının nasıl bir ihtirasla okuyacaklarını bilmiyorlardı." (s. 270) Bu nedir? Bir tarihî romanda olabilecek bir şey midir? Bu bambaşka bir şeydir. Atsız sanki orada, 639 yılında Vey kıyısındadır ve kendi kahramanlarının döğüşünü seyretmektedir. Okuyucularını da yüreklerinin içinden yakalamış, onlara âdeta bir zaman yolculuğu yaptırmıştır. Onlar da bu muhteşem ve destani döğüşü seyretmektedirler; "ihtirasla" seyretmektedirler. Bazı kelimeler Atsız'da alelade bir gösterge değildir; içlerine heyecan, içlerine ruh konmuştur. Buradaki "ihtiras" kelimesi de öyledir. Bozkurtların Ölümü'nü okurken rahat bir vaziyet içinde olamazsınız. Bozkırda bir Manasçının dinleyicilerine dönüşürsünüz. Destancınin elini dizine vurması gibi siz de elinizi dizlerinize vurursunuz. Bazen yumruğunuzu sıkar, bazen ah eder, bazen naralar atarsınız. Kahramanlarla beraber bazen coşarsınız, bazen kahrolursunuz. Bazen onlarla beraber ölmek istersiniz. "Tatlı bir huzur" içinde okuyamazsınız romanı, ancak "ihtirasla" okursunuz. Fakat bu destani savaşı sadece Atsız ve okuyucuları seyretmemek tedir: "Vuruşuyorlardı. Kan içinde, kin içinde vuruşuyorlardı. Bulutlar durmuş, ayla yıldızlar dikkat kesilmiş, bu savaşı seyrediyorlardı. Üzerlerinde ruhlar dolaşıyor, Tanrının yarlıgamaları başlarına serpiliyordu." (s. 270). Sadece zaman değil, evren de "yekpare"dir. İsterseniz, vahdet-i vücut deyiniz. Ama Türk'ün çok eski çağında ağaç da, su da, bulut da, ay da canlıdır; onların da ruhu vardır. Eski Türkler onlarla konuşurlar, onlarla hemhâl olurlardı. Onlar da Türkleri merak ederler, merakla seyrederlerdi. Bazen de kızıp başlarına felaketler getirirlerdi. Atsız Türk'ü, mitolojik dönemiyle, destan çağıyla, tarihî devirleriyle ve bugünüyle idrak etmiştir. İçine sindirmiştir, yaşamaktadır. Tarihî roman denilip geçiverilen bu romanda da bunları yaşamaktadır ve okuyanlara yaşatmaktadır. Bozkurtların Ölümü ile tarihî roman, yepyeni bir üslup, yepyeni bir teknik, yepyeni bir ruh kazanmıştır. Bugün de on binlerce okuyucuyu sarıp sarmalaması bu sebeplerdendir. Atsız eserinin "yeni"liğinin, "tesir"inin ve hatta "şiddet”inin farkındadır. Eserin başında bulunan "Romanın Hikâyesi"nden bunu anlayabiliriz: "Öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem de realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size 1300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak. İçindeki her şahıs, tıpkı hayatta olduğu gibi, başlıbaşına bir kahraman olacak... Bu, yepyeni bir tip roman olacak... Maddi hayattan ayrılmayacağım.. Bir psikolog nasıl her meselenin hangi ruhî âmille işlendiğini düşünür, bir hekim nasıl bir hastalığın hangi sebeple başladığını bulmağa çalışırsa, ben de -tarihle çok uğraştığım için olacak-milletlerin hareket hatlarının neye dayandığını aramakla çok vakit geçirdim. Şu muhakkak ki bir milletin münevverleri de, halk tabakası da işlenmeğe çok elverişli. Bunun için de en iyi şey, yani en iyi araç eserler olabiliyor. Bir aralık Almanya'da intihar edenlerden birçoğunun cebinde Verter'in bulunduğunu bilmiyor muyuz? Bizdeki hamasetin yüzyıllarca sürüp gitmesine de Köroğlu, Danişmend Gazi, Battal Gazi gibi müellifleri meçhul kahramanlık destanları sebep olmadı mı?" (s. 6-7). Evet, Atsız yaptığı işin farkındadır. O, bir Köroğlu, bir Battal Gazi tesiri uyandırmaya çalışmaktadır. Ama onlar gibi halk tabakasında değil, gençlerde ve okumuşlarda bu tesiri uyandırmak istemiştir. Yüzü aşan baskısıyla, yüz binleri, belki de milyonları aşan okuyucusuyla bunda da muvaffak olduğu anlaşılmaktadır. Gerçi o mütevazıdır: "Nasıl basit bir köy hekiminin sessiz çalışmaları, kimse farkına varmadan, sağlık istatistiklerinde bir yekun tutarsa, nasıl bir piyade bölüğünün savaşı, kesin sonucu hazırlayan sebepler arasında yer alırsa, ben de eserimle millî terbiyemiz için kendimce faydalı saydığım bir hamle yapacağım. İşte o kadar...” (s. 7). Elbette Atsız, şan ve şöhret peşinde değildir. Yazacağı romanın tesirinin farkındadır ama bunu şöhret için yapmamaktadır. Fakat Bozkurtların Ölümü'nün alelade bir istatistik rakamı, Atsız'ın da bir piyade bölüğünün yüzbaşısı olmadığı muhakkaktır. Kardeşi Nejdet Sançar'ın ölümü üzerine, Ötüken dergisinin Mart 1975 sayısında yazdığı yazıda "Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir." diyordu. Ben Atsız'ın tesirinin ordulara bedel olduğundan şüphe etmiyorum. Atsız'ın roman görüşünü, hatta genel olarak sanat görüşünü de ifade eden yukarıdaki sözler, "Romanın Hikâyesi"nde yer almaktadır. Romanın başında bulunan bu kısım alelade bir "prolog" olarak değerlendirilmemelidir. Atsız'a göre zaman yekparedir. Öğrenci pansiyonundaki gençler birden Gök Türk eri oluvermişlerdir: "İnce yapılı kız gürbüz, sağlam, çekik gözlü bir bozkır kızı olmuştu. Erkeklerin saçlan uzayarak omuzlarına dökülmüş, başlarında birer börk peyda olmuştu." (s. 7). Eserin içindeki kahramanlar da sık sık 1300 yıl sonraya taşınır. Böylece Atsız bugün ile 1300 yıl önce arasında sıkı bağlar kurar. Bu bağlar sayesinde okuyucular da kendilerini 1300 yıl önceki kahramanlarla birlikteymiş gibi hissederler. Bir pansiyonda, ay ışığı altında 6-7 genç oturmakta ve sohbet etmektedir. Atsız bunlardan dördünün konuşmalarını verir. "Tonyukuk" lakabıyla anılan genç, romanın yazarı, yani kendisidir. “Güzel yüzlü, kumral, ince kız" Bedriye Hanım olmalıdır. Edebiyatçı olan, "uzunca boylu, oldukça iri genç", Atsız'ın sınıf arkadaşı Orhan Şaik Gökyay'dır. "Ufak tefek görünen ve sesi de bir tuhaf çıkan” tabiiyeci gencin Nihat Sami Banarlı olduğunu tahmin ediyorum. Atsız, Orhan Şaik ve Nihat Sami, 1920'lerin sonlarında aynı sınıfta okumuşlardır. Ufak tefek genç her ne kadar tabiiyeci, jeolog olarak gösteriliyorsa da Atsız da kendisini edebiyatçı olarak değil, tarihçi olarak göstermiştir. Gençler sohbet ederler ve Tonyukuk, yazacağı romanı anlatır. Uzun boylu genç, romanı okumasını teklif eder. Halka daralır, Tonyukuk romanını okumaya başlar. Pansiyon, bir bozkır çadırına dönüşür. Gençlerin her biri bir Gök Türk eri oluverir. "Aydede bile iyi işitebilmek için biraz daha" alçalır. Bu sahne, Kazakistan ve Kırgızistan'da bugün de yaşayan, tam bir destan anlatma sahnesidir. Manasçı elinde kopuzuyla, Alpamısçı elinde dombrasıyla destanı anlatmaya başlar. İnsanlar etraflarında halka olmaya başlamışlardır. Erzurum'da, Kars'ta veya Azerbaycan'da çadır yerine bir kahvehaneyi koyabilirsiniz. Köroğlu anlatıcısı elinde sazıyla destanı anlatmaya başlar. Dinleyiciler, sandalyelerin üzerinde halka olmuşlardır. Destan başlamıştır. Destanlarda, kolektif şuurda, bazen de şuuraltında da yaşayan büyük ülküler vardır. Atsız'ın destan romanı da Türkçülük ülküsü için yazılmıştır. Romanın başındaki prologda "bir milletin münevverleri de, halk tabakası da işlenmeğe çok elverişli" dedikten sonra Atsız maksadını açık seçik söylüyor: "Ben de eserimle milli terbiyemiz için kendimce faydalı saydığım bir hamle yapacağım." (s. 7). Cihan Özdemir haklıdır; bu bir "tezli roman"dır (Özdemir 2007: 88). Romanı, Bozkurtlar Diriliyor ile birlikte değerlendiren Sadık Tural da eserin destani özelliğine dikkat çekmiştir: "Akıcı, çarpıcı bir üslubun Türk ruhu ve içtimaî yapısının yer yer olağanüstüye yönelerek şuurlu bir şekilde işlendiği roman, bir çeşit modern destandır. Bozkurtlar, epik bir hayatı zevkle yaşayan göçebe Orta Asya Türklüğünün romanıdır. Fakat, destan, tarih, roman mefhumları hiçbir eserde bu kadar birbirine girmemiştir." (Tural 1976: CXXIX). Beşir Ayvazoğlu'nun değerlendirmesi de şöyledir: "Bir ilk roman olmasına rağmen, romantizmi, basit yapısı ve sadece Kürşad değil, dev cüssesi, acı kuvvetiyle Yamtar, sürekli asık suratlı, fakat gülme krizine yakalandığı zaman katılıp ölecek raddelere gelen Sançar, sıradanlığıyla öne çıkan Çalık gibi renkli kahramanlarıyla da bir nesli derinden etkileyen Bozkurtların Ölümü, Atsız'ın en başarılı romanıdır." (Ayvazoğlu, Aralık 2013: 196). Evet, Bozkurtların Ölümü, bir tarihî romandır. Ancak onu sadece tarihî roman olarak nitelendirmek eksik olur. O, "basit yapısı"na rağmen, içinde postmodern unsurlar da taşıyan bir "destan roman”dır.
·
287 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.