Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.
Puan vermedi·330 syf.··
Beğendi
·
2024 50. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2024 10:29
Kitabın yorumuna geçmeden önce söylemeden geçemeyeceğim noktalar olacak, konu kütüphane ve kitaplar olunca , birkaç kelam etmek hasıl oldu. Baş karakterimiz Ahmet Arslan ya da Mehmet Arslan mı demeliyiz acaba, emekli olduktan sonra İstanbul'dan, şehir hayatından, insanlardan uzakta daha önce de geldiği sahil kasabasında Podima köyünde iki katlı bir evin satılık olduğunu hem de ucuza verildiğini duyunca hemen almış . Baş karakterimiz Ahmet Arslan ya da ? diyor ki: " Önceki sahibinin amacı da benim gibi yalnız kalmakmış. Adam, durmadan okuyup yazan ama ancak kendi parasıyla bir hikâye kitabı bastırabilmiş, iyi niyetli, kalbi kırık bir yazarmış. Üzerinde, acemice çizilmiş mavi bir deniz kızının yer aldığı 'Hayallerim ve Ben' adlı kitaptan yüzlercesi bir köşeye yığılmış olduğu için durumu anlamam kolay olmuştu elbette. Hayalleriyle baş başa kalan yazar, evin her duvarına kitaplık yaptırmış, her köşeye kitaplar doldurmuş, bu binlerce kitaba gömülüp ölene kadar evden pek fazla çıkmamış. Köhne yapıya ilk girdiğimde yoğun bir eski kitap kokusuyla karşılaşmıştım. Bu da evi hemen alma kararımı kesinleştirmişti, çünkü benim niyetim de kalan ömrümü okuyarak, yazarak geçirmekti. Kısıtlı ekonomik gücüme rağmen kitaplıkları daha düzenli hale koymuştum. Evin içi, metal kitaplık raflarıyla bölünmüştü. Bu metal raflar, kapısı olmayan odacıklar oluşturuyordu. Odaların hepsi, son derece düzgün sınıflandırılmış ve dizilmiş kitaplarla doluydu. Hemen hemen hepsi edebiyat yapıtı olan bu kitaplar, ayrı ayrı odalara, temalarına göre yerleştirilmişti. Her birinin girişinde temayı belirten, mimari kalemle yazdığım güzel bir kart asılıydı. Mesela: İntikam Odası ,Kıskançlık Odası, Aşk Odası, Cinsellik Odası, Savaş Odası, İntihar Odası,Cinayet odası . Bu odalardaki yapıtlar, binlerce yıldan beri insan duygularını didik didik ediyorlardı ve bunları okumak günlük eğitimimin bir parçasıydı. Evimde binlerce edebiyat kitabı olduğunu söylerken her nitelikteki roman veya hikâye değil kastettiğim. Mesela Cinayet Odası’nda polisiye türünde romanlar bulunmuyordu. Çünkü bunlar insan duygularını anlamaya değil, cinayeti çözmeye odaklanmış, tek boyutlu, sadece merak uyandıran kitaplardı; doğal olarak ilgimi çekmiyorlardı. Evde bulunanlar, insanın iç dünyasını ve yaşadığı koşulları anlatan kitaplardı. " Gel gelelim konunun devamına baş karakterimiz Ahmet Arslan ailesiyle geçirdiği bir trafik kazasında sadece ikiz kardeşi Mehmet Arslan ve kendisi kurtuluyor. Kendisi emekli bir inşaat mühendisidir. Yukarıda da belirttiğim gibi İstanbul'dan ve oranın keşmekeşinden , insanlarından uzaklaşmak için Podima'da bir ev alıp restore ettirir. Köyde ikamet eden aynı zamanda da baş karakterimizin arkadaşı olan Arzu Kahraman cinayete kurban gider. Kahramanımız cinayet gecesi ölen kadının evindeki davette olması sebebi ile dikkatleri üzerine çekmektedir. Bu cinayet olayını araştırmak için köye giden bir gazeteci, ki bu gazetecinin adı yoktur romanda , genç bir gazeteci kız olarak geçmekte, Ahmet Arslan’ın kapısını çalar ve okuyucuyu, sürükleyici bir hikâyenin içine çeken olaylar silsilesi başlar. Gazeteci kızın amacı orada yaşayan ve karakterimizin de arkadaşı olan maktul Arzu Kahraman hakkında bilgi toplamaktır. Kurguyla gerçeğin iç içe karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalı’nın kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir. Aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız. Yazarın kalemine ,diline, üslubuna ,kurguya ve konunun işlenişine gelecek olursak. Livaneli'nin şimdiye kadar okuduğum eserleri Serenad, Kardeşimin Hikayesi, Engereğin Gözü, Balıkçı ve Oğlu, Kaplanın Sırtında ki çok beğenmiştim bu eserini, söylemeden geçemeyeceğim. Bu eserleri arasında Kaplanın Sırtında ve Serenad harikaydı. Kardeşimin Hikayesi'nde , birçok okur ile hemfikir olduğumuz nokta dilinin belki de yapaylığa kayma noktasında oldukça basit olmasıydı. Belki de ben ağır, kapalı ve ağdalı dili daha çok sevdiğimdendir basit bulmam.Okuyucuyu ters köşeye yatıracağım diye kurgu konuya kurban edilmiş. Evet özgün bir kurgusu ve konusu var ama sürükleyicilik rüzgarına kapılırken havada kalan taraflar olmuş. O boşlukta kalan yönler, kurgu biraz daha uzatılarak tamamlanabilirdi. Velhasıl evet özgün konu ve kurgulu bir eser geçti elimden. Her ne kadar havada asılı kalan yönleri olsa da. Kitabın kapağındaki resim, Belçikalı ünlü ressam René Magritte'in bir tablosuna aittir. Belçika'nın Chatelet kentinden geçen Sanbre nehrinin kıyısındaki evlerden birinde küçük bir çocuk yaşamaktadır. Bu küçük çocuk bir gece uyurken, gelen sesler üzerine dışarıda bir kalabalığın ellerinde meşaleler ile nehir boyunca yürümekte olduğunu görür. Herkes telaş içinde nehre doğru bağırmakta, bir şey aramaktadır. Küçük çocuk ne olduğunu merak ederek kalabalığa doğru yöneldiğinde bir kadının nehre atlayarak intihar etmiş olduğunu öğrenir. Ve o kadın ne yazık ki kendi annesidir. Çocuk, annesinin cesedini geceliği yukarı doğru sıyrılmış olarak yüzünü örtmüş şekilde görür. İşte o küçük çocuk Rene Magritte'dir. Ve çizdiği tablolarda yüzleri bezlerle örtülü insanlar çizmesinin nedeni de annesinin o son halinin gözlerinin önünden gitmemesidir. Şimdi size son bir edebiyat oyunuyla veda etmek amacıyla küçük bir bilmece sorarak katili açıklamak istiyorum. Elinizdeki metnin harflerini bir şifre gibi kullanarak, bu sorunun cevabını kolayca verebilir, katili bulabilirsiniz. 1. Birinci bölümün son harfi: 2. Üçüncü bölümün ilk harfi: 3. Dördüncü bölümün ilk harfi: 4. Altıncı bölümün son harfi: 5. Yedinci bölümün son harfi: (Sayın Savcım, şimdiye kadar katilin kim olduğunu anlamış olmalısınız ama izninizle ben yine devam edeyim.) 6. Sekizinci bölümün baştan ikinci harfi: 7. Dokuzuncu bölümün baştan ikinci harfi: 8. On üçüncü bölümün baştan yedinci harfi: Katil kim? Alıntılamalar: --Neydi bilmiyorum ama yüzüne bakınca insanın içinden ağlamak geliyordu." "Neden ağlamak geliyordu?" diye sordu kız heyecanlı bir tavırla. "Güzel bir şeye bakınca ağlar mı insan?" "Ağlarmış demek ki" dedim. "Buna güzellik mi diyeceğiz, başka bir şey mi bilmiyorum ama bu kadarı insan yüreğine ağır geliyor, kaldıramıyorsun. --Çünkü insan hiçbir umut beslemediği zaman durumu kabullenebiliyor ama kapkara bulutlar arasından iğne ucu kadar kendini gösteren bir güneş ışını belirince bütün dünyası o ışığa bağlı oluyor. Ben de umutlanmıştım ve bu bana iyi gelmemişti. --"Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar" dedim. "Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz!" --İyi de, niye gittin dünyanın öbür ucuna?" "Aslında sebebini biliyorsun" dedi. "İnsan yok diye." Biliyordum elbette. --Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi... "O kitapları demek istiyorum, onların birini bile bir günde okuyamaz insan." "Onca sayfa okunur mu hiç ya? Özetlerine baktım." Bunları söylerken kucağındaki iPad'i işaret ediyordu. O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet'lerle ifade eden bir kuşakla konuştuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi. --Nietzsche'den yaklaşık altı yüzyıl önce Mevlânâ diyordu ki: Geçmişi unut Koy bir kenara Yeni bir sayfa aç Kurtar benliğini dünden Bugünün çocuğu ol Bütün bilgeliği ve gülümseyişiyle gençliğin Şu anı hiç terk etme ne olur Sonsuza uzanan şu günü, terk etme. --Ona bakarken Mevlâna'nın dizeleri gelmişti aklıma: "Bu aşka ilahi diyemem korkarım İnsani diyemem utanırım." --Aslında aşk kelimesini hiç sevmediğimi, günümüzde bunun bir pazarlama aracına dönüştüğünü söyledim. Aşk dendiğinde sanki küçülüyordu her şey. O zaman gerçek aşka ne ad verdiğimi sordu. "Karasevda" dedim. "Karasevda?" "Evet!" dedim. "İşte insana o çılgınlıkları yaptıran duygunun adı budur. Karasevdayla aşk farklıdır birbirinden. Asıl tehlikeli olan da karasevdadır. Araplar buna garâm der." --Ama inanın bana edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur. Ben bunu yaşayarak öğrendim." --Bunun üzerine anladım ki insan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek bir birikim vardır: O da Edebiyat... Bittiiiii...
Edebiyat
Kardeşimin HikayesiZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2019126,7bin okunma
·
543 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.