·1212 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Temmuz 2017 12:07 “It/O (1986)” Stephen King
Bir korku eserinin konusu ne olur? Cinler, periler, hayaletler, vampirler, kurt adamlar; ya da daha gerçekçi korkular üzerinden yola çıkacak olursak örümcekler, yükseklik korkusu veya megafobiyi tetikleyen unsurlar diyebiliriz. Peki bunların arasından hangisini kullanırsanız başarılı ve belki de tüm zamanların en başarılı korku/gerilim destanını kaleme alabilirsiniz? Cevap; hiçbiri. Evet, çünkü bence yazılmış en başarılı gerilim destanı, kendisine konu olarak "palyaço" seçmiş. Aslında tam olarak böyle denemez. Zamanımızın en büyük yazarlarından biri olan Stephen King’in 9 Eylül 1981 ve 28 Aralık 1985 tarihleri arasında kaleme aldığı 1212 sayfalık şaheser için sadece palyaço fobisini konu alıyor demek hakaret olur. Korkunun kendisini konu alıyor diyebiliriz. Korkunun kendisinin bir fiziksel şekle bürünmesi fikri kaleme alınmadan bile tüyler ürpertici değil mi zaten? Tam da buradan kitabımızın konusuna bağlanabiliriz:
“O” adlı eserimiz, Amerika’da küçük bir kasaba olan Derry’nin altında, kanalizasyonlarında yaşayan gizemli bir varlığı konu alıyor. Bu varlık kimi zaman kendisini rüyalarda, hayallerde; kimi zaman da fiziksel gerçeklikte gösteriyor. Kitabımızın ana karakterleri de, kasabada her 27 yılda bir gerçekleşen felaketlerin ve çocuk ölümlerinin farkına varan ve bu korkunç yaratıkla yıllar önce savaşıp onu bir süreliğine yenen yedi çocuk. Fakat O’nun sonu gerçekten gelmiş miydi? Olaylardan tam 27 yıl sonra kasabadan gelen bir telefonla O’nun geri döndüğünü öğrenen artık yetişkin birer birey olan karakterlerimiz hafızalarına gömdükleri en korkunç kabuslarıyla tekrar yüzleşmek zorunda kalırlar.
Kısa Bilgi: Kitabın 1990 yılında televizyon için yapılmış bir mini dizisi çekildi. Zamanında fazlasıyla beğenilen bu yapıttan sonra bu ay kitabın bir de sinema filmi uyarlaması vizyona girdi. Yani çekilen mini diziden tam 27 yıl sonra…
Kitabın olay örgüsünü ve konusunu fazla eşelemek istemiyorum, sürpriz kaçıran olmak hoşuma gitmez. Ama şunu söyleyebilirim ki, dışarıdan kimilerine göre zayıf görülebilecek (katil palyaço çocuk avına çıkıyor)bir konu ancak bu kadar güzel işlenebilirdi. Çünkü bin küsür sayfayı arşınlarken farkına varıyorsunuz ki Pennywise aslında bir sembol. Pennywise aslında korkunun ta kendisi. Ve bu korku inançtan alıyor kaynağını. Kitap boyunca olan garip olaylar bariz bir şekilde kasabadaki herkesin gözüne sokuluyor ama her defasında kasabanın yetişkinleri sinir bozucu bir şekilde olanları görmezden geliyor, daha doğrusu göremiyor. Dediğim gibi; çünkü Pennywise’ın korkusunun kaynağı tamamen inanç. Herkes yaşamıştır. Evde teksinizdir ve sesler duyarsınız. Ne kadar klişe değil mi? Yetişkin biri bunun üst kattan geldiğine, dışardan geldiğine ya da kulaklarının yanıldığına kısacası orada bir şey olmadığına kendisini o kadar körü körüne şartlamıştır ki, orada bir şey varsa da göremez. Çünkü yetişkinler korkuya inanmaz. Bir çocuk böyle düşünmez mi? Anne baba korkmaz. Fakat çocuklar böyle midir? Evde tekken duyulan küçük bir tıkırtı çocuğun inancını öyle bir harekete geçirir ki, hayal gücünün neler düşündüğünü bir yetişkinin asla aklı almaz. Peki inanç başka ne işe yarıyor? Korkuları yenmeye. Yüzyıllar boyunca kasabaya dehşet saçan, küçük çaplı cinayetlerden büyük çaplı katliamlara kadar her şeyin arkasında parmağı olan korkunç bir varlıkla savaşıp onu yenmeyi başaran neden sadece bir grup çocuk? Çünkü korkularınızı yenmenin en güçlü yolu da inanmaktır. İnanmazsan savaşamazsın.
Peki bu adam ne yazdı 1212 sayfa boyunca? 1212 sayfa boyunca, 27 yıllık bir sürecin eş zamanlı anlatımına tanık oluyoruz, ve bu 27 yıllık süreç boyunca karşımıza çıkan her karakterin detaylı bir hikayesini okuyoruz. İddia ediyorum, karakter yaratmayı Stephen King’den daha iyi beceren bir yazar daha okumadım. Bu denli gerçek dışı bir romanda bu kadar gerçekçi ve insana ayna gibi tutulmuş karakterler yazmak gerçekten büyük bir beceri. Elbette bunu sadece yazarın bu kitabında görmüyoruz. “Göz” adlı kitapta, Carrie ile empati kurabiliyoruz; “Diriliş”te Charles Jacobs’ın insanın tüylerini ne kadar diken diken edebileceğini görüyoruz; Kara Kule serisinde Silahşor’un maceralarını nefessiz takip edebiliyoruz. Kısacası; romanın içine girebiliyoruz.
Korkuyla yüzleşmenin ne denli önemli olduğunu ve çocukların gücünü asla hafife almamamız gerektiğini öğütleyen bu eseri okumak bir bardak su içmeye benzedi diyebilirim. Akıcı ve hızlı. Zaten kitaba ne kadar hayranlık duyduğumu bütün bir yazım boyunca fazlasıyla dile getirdiğimi umarak “Kesinlikle tavsiye ediyorum.” tarzı klişe bir cümle kurmayacağım, sadece; O’nun karanlık dünyasına adım atarken yanınıza aldığınız bir bardak kahveye daha çok dudak payı bırakmanızı öneriyorum, dökmeden içmek o anda aklınıza gelmeyebilir.
“Korku doğurgandır, çocuğu da öfkedir ve öfke intikam ister.” – syf. 1086
---