Woolf’un aforizmaları farklı konulara odaklanıyor onlardan biri de şöyle; “Bizlerin giysileri değil de, giysilerin bizi giydiğini savunan görüşü destekleyecek çok şey var; kolumuzun veya göğsümüzün şeklini almalarını sağlıyor olabiliriz ancak onlar bizim yüreklerimize, beyinlerimize, ifade biçimlerimize canlarının istediği gibi şekil verirler.” Katılmak gerekir bu fikre her şeyin neredeyse imajlara hapsedildiği bir dünya hali içerisindeyiz. Ne düşündüğümüzden, derinliğimizin ne olduğundan, kalbimizin ne hissettiğinden daha çok görünüşlerle ilgili değil miyiz? Buna bir de tüketim kültürünün etkisi eklenince fark ediyoruz ki aslında hepimiz aynı markaların etiketleri altındayız. Aynı şeyleri giymeye çalışıp, aynı ortamlarda takılmaya gayret ediyoruz. Sistemin barkotlu ürünleri gibiyiz. Kendimizin, sadece düşünsel anlamda değil bedensel anlamda da farklı olduğunun ayırdında değiliz. İşte bu nedenle biz giysileri giymiyoruz onlar bizi giyiyor. Halimizi, tavrımızı her şeyimizi belirliyor. Herkes gibi olmanın güveniyle ancak var edebiliyoruz kendimizi. Ve aslında şekilli, biçimli, kendimizin çok uzağında bir yerde `simülasyon` bir varlık gösteriyoruz.
“Kendim olmak için kaydediyorum. Başka insanların gözlerindeki ışığa ihtiyacım var ve tam da bu nedenle kendimin ne olduğundan bütünüyle emin olamıyorum.” diyor Woolf. Bu da sanırım yine yukarıda bahsettiğimiz durumla ilgili. Başkalarının gözlerindeki ışığı ararken kendi gözümüzün ışığını kaybediyoruz. Çünkü kendimizi nasıl gördüğümüzden çok başkalarının gözündeki halimizle ilgiliyiz. Ve işte bundan dolayıdır ki kendimizin ne olduğunu bir türlü bulamıyoruz. Bentham’ın Panoptikon’unun içerisinde yaşıyor gibiyiz. Sanki her yerde bizi gözetleyen farkında olmadığımız gözler var ve biz hep o gözlere göre hareket etmek zorundayız. Yazarın başka bir cümlesiyle ifade ettiği gibi: “ Kalabalık kitleler asla yaptıkları şeylerden sorumlu tutulamazlar. Kendi denetimlerinde olmayan içgüdüler tarafından yönlendirilirler.” Kalabalıklar içerisinde onların gözünde varolabilmek, belki de bu durumda çabamız ancak bu içgüdülerimizin bile denetimli olması demek. Denetimli içgüdüler ise kendimizin çok uzağında, kitle kültürünün tüm biçimlemelerine maruz, gözetime esir, olduğumuza işaret ediyor. Bu durumu yine Woolf’un şu cümleleriyle anlaşılır kılabiliriz zannımca: “Başka insanların gözleri hapishanelerimiz; düşünceleriyse kafeslerimizdir.”