Puan vermedi·312 syf.····Okunma: 03 Temmuz 2024 02:20 Öncelikle kitabın yazarı Michael Scott-Baumann ile başlamak istiyorum. Kimdir bu adam, nedir, nerelerde yaşar, ne ile beslenir? Michael Scott-Baumann Cambridge Üniversitesi mezunudur. Londra'daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu'ndan yüksek lisans derecesine sahiptir. Tarih öğretmeni ve öğretim görevlisi olarak 35 yıllık deneyime sahiptir. Batı Şeria’da çalışmış biri. Ne kadar konunun uzmanı olduğunu bilemesek de konuya hâkimiyeti oldukça yüksek. Tarih öğretmeni olduğundan mütevellittir ki yazdığı kitap oldukça yansız, tarafsız. Kendisi hakkında detay vermemde bu yüzdendir. Bu noktada kendisine teşekkür edip, yazmış olduğu kitaptan bahsedeceğim.
Kitapta yer almasa da şunu belirtmek istiyorum ki Araplar ve Yahudiler amca çocuklarıdır. Araplar Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’den, Yahudilerse diğer oğlu İshak’tan geliyor. Neredeyse 100 yıldır savaşıyorlar. İlk taşı kimin attığını bilemesek de ev yapımı roketlere bomba yağdıranları biliyoruz. Tevrat’ın Yaradılış/Tekvin Bab 15’te “ O gün RAB Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları (...) senin soyuna vereceğim.” denilmektedir. Yani Erzincan’dan Şanlıurfa’ya kadar bir bölgede vaat ediliyor?!
Kim, kimin malını, kime vaat ediyor? Kan ile alınmış bu toprakları “kan ile veririz” naralarını bir kenara bırakıp akıllı davranmazsak sonumuz Filistin’den beter olabilir. Bölgedeki arsaların Siyonistlerce alındığını zaten biliyoruz. Tarihten ders çıkarmalıyız.
Filistin toprakları 7. Yüzyılda Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Öncesinde Roma kayıtlarında zaten burada Yahudilerin ve Hristiyanlaşan Romalıların yaşadıklarını biliyoruz. Lakin öyle büyük yol ayrımına gitmiyor coğrafya. 16. Yüzyıla geldiğimizde bu topraklar Osmanlıların hâkimiyetine geçiyor. Osmanlı hâkimiyetine geçen topraklarda haddizatında “Filistin” olarak adlandırılan bir yer de yoktu. 19. Yüzyılda nüfusun yaklaşık yüzde 85 Müslüman, yüzde 10’u Hristiyan, geriye kalan yüzde 5’lik kesimi Yahudiler ve diğer dini azınlıktaki topluluklar oluşturmaktaydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere stratejik çıkarları için bu coğrafyada yaşayan Arapları Osmanlı’ya karşı savaşmaları halinde “Arap ülkelerinin bağımsızlığını destekleyeceğini” söyledi. Sonrasında İstanbul’da eğitim alan mecliste de Cidde temsilciliği de yapmış olan Emir Faysal; babası önderliğinde bir Arap ordusu kurulup Osmanlı’ya ihaneti tattırmıştır. Türk trenlerini havaya uçurulmuş, Türk askerlerine malzeme ve mühimmat akışını keserek Türk askerleriyle savaşmışlardır. 1917 yılında ise Barfour Deklarasyonu’yla Araplar, İngiliz Mandasına girmişlerdir. İngilizler tarafından Filistin bölgesinde bir devlet kurulmasına izin verilmeyip buradaki Yahudi nüfusu arttırılmaya çalışılmıştır. Nüfusun arttırılması sonucu 1936’dan 1939 kadar Araplar tarafından ayaklanma başlamıştır. 1947ye geldiğimizde İngilizler bölgedeki kontörlü kaybetmeye başlayınca yönetimi Birleşmiş Milletlere devretmiştir. İngilizlerin topraklardan çıkışının ardından 1947-1949 yılında bir iç savaş daha patlak verir. Bunun sonucunda ise bölgedeki Araplar tecrit/gönüllü ayrılıkla topraklarını terk etmiştir. Ne olursa olsun vatanı terk etmek bu uğurda canını ortaya koymuş atalarına ihanettir! 1949 yılının ocak ayında biten savaşta 6000 Yahudi ölmüş 400bin Filistinli Arap ülkesini terk etmiştir. 1950’lerden 1966’ya kadar İsrail Askeri yönetimi altında yaşadı Araplar. 1950’lerde yeni bir lider çıkıyordu tarih sahnesine, Yaser Arafat! Şu iki şeye inanıyordu: Filistinlilerin diğer Arap rejimlerinden hiçbir şey beklenmemesi gerektiğine ve Filistinlilerin kendileri hariç kimseye güvenmemeleri gerektiğine. Bu iki inanış 1954’de El Fetih ideolojisinin temellerini oluşturmaktaydı. 1964 yılında İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlemek, bombalama, mülteci kamplarını vurmak gibi bir dizi operasyona girişti. Tabi Holokost’an kurtulan Yahudiler bölgeye toplanmaya başlamıştı. Bu topraklarda Arap nüfusu kadar olmasa da büyük bir Yahudi akını gerçekleşti dünyanın dört bir yanından özellikle Polonya’dan. 1969 yılında ise Arafat Filistin Kurtuluş Örgütünün Başkanı oldu ve bildirgesinde “Filistin’in tek kurtuluş yolunu silahlı mücadeledir” demekten çekinmiyordu. Yaşanan terörizmden sonra 1974’de Arafat BM toplantısına davet edildi. New York’taki BM binasında yapılan görüşmeye kürsüye çıkan Arafat Kalçasına asılı boş tabanca kılıfıyla yaptı:
Filistin sorununu kaynağı, iki din veya iki millet arasında yaşanan bir çatışma değildir. Sorunun kaynağı iki komşu devlet arasındaki sınır çatışması değildir. Vatanından yoksun bırakılan, dağıtılan, yerinden edilen, çoğu sürgünde ve mülteci kamplarında yaşayan bir halkın davasıdır… Bugün buraya bir elimde zeytin dalı, diğer elimde özgürlük savaşçısının silahıyla geldim. Bu zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.
1988 yılında ise Arafat İsrail’in var olma hakkını tanıyor ve Filistin Devletini kurulduğunu ilan ediyordu. 1993’ün Eylül ayında iki lider Norveç’in Oslo başkentinde bir araya gelip bir antlaşma yapıyorlardı. İsrail birliklerini komuta eden, aynı zamanda işgal altındaki topraklarda uygulanan “demir yumruk” politikasının “azmettiricisi” İzak Rabin ile vaktiyle “terörist bir örgütün lideri” olmakla suçlanan Yaser Arafat uzlaşmaya Oslo’ya gitmişlerdi. Oslo, İsrail ile Filistinliler arasında yıllardır denenen barış girişiminin en önemlisiydi. Ne var ki 2000 yılına gelindiğinde uygulanamaz bir hale geldi. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Hamas adıyla bilinen İslami Direniş Hareketi’nin artan nüfusuyla etkisini yitiriyordu. Barış olduğundan da uzaklarda görünüyordu artık. Hamas, Oslo Antlaşmasını tarihi bir ihanet olarak görüyordu. 1995 yılında 150bin kadar İsrailli bir Barış Mitingi için bir araya geliyordu. Ana konuşmacı 1993 yılında Oslo Barış Antlaşmasına imza atan Başbakan İzak Rabin, Yigar Amir adında İsrailli bir genç tarafından vuruluyordu. Suikastçı, Filistinlilerle yapılacak her türlü barış antlaşmasına karşı çıkan bir gurubun üyesiydi. Arafat Kudüs konusunda taviz vermenin dünya çapındaki Müslümanları kızdırmasından hatta Rabin gibi bir suikastta kurban gideceğinden korkmaya başmamıştı.11 Eylül 2001 yılına gelindiğinde Çoğu Suudi Arabistanlı 19 kişi 4 yolcu uçağını kaçırıp ABD’nin Dünya Ticaret Merkezi Binasını vurunca Geroge W. Bush “Teröre Karşı Savaş” ilan etti. Bu durumda Arafat’ta payını alanlar arasında yerini almıştı. Hamas’ın yaptığı eylemler dünya basınında daha çok yer alıyor bunların neticesinde en çok zarar görenler ise Filistinliler oluyordu. 2004 yılında ise Arafat vefat etmiş yerini Mahmud Abbas almıştı. Abbas diplomasiyi ve müzakereleri devam ettirmişti. Yapılan kamuoyu ve araştırmalardan anlıyoruz ki hem Yahudiler hem de Filistinli Araplar bir çözüm sunulacaksa barış yanlısıydılar. Lakin her iki tarafında empatiden yoksun yönetim kadrosu halklarını bitmeyen bir kan davasının içerisine bırakıyorlardı. 2008’e kadar Abbas ve Olmert arasında barış müzakereleri devam etse de her iki tarafta beklenilen toleransı gösteremediğinden (çünkü dini guruplar buna müsaade etmiyordu) istenilen sonuçlar alınamadı. Ardından 2008 yılının Aralık ayında Gazze Savaşı patlak verdi. Filistinlerin İsraillileri hedef alan roket atışları İsrail’in füzeleriyle karşılanmaya devam ederken uluslararası hukuka göre sivil can kaybına da neden olduğundan dolayı yasaklanan misket bombalarını kullarak “ Dökme Kurşun Operasyonu ”nu başlatmıştı. Nitekim harekât boyunca 1400 Gazzeli öldürüldü. Bunlardan 900’ü sivil, 300’ü çocuktu. İsrail tarafından ise 13 kişi öldü bunlardan 4’ü ise kendi birlikleri tarafından yanlışlıkla öldürülmüşlerdi. FKÖ ve Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas 2020 yılı itibariyle büyük bir diplomatik atılım gerçekleştirdi. BM Genel Kurulunun Filistin’i tanıması ve ona “Gözlemci konuma sahip üye olmayan devlet” statüsü ( Vatikan’a benzer) vererek 193 üye ülkenden 130’una Filistin Devletini tanıtmış oldu. Bu diplomatik zafer fiiliyatta gerçeklik açısından hiçbir değişiklik yaratmadığı gibi Netanyahu o dönemde işgal ettiği sınırları daha da genişletti. Kitap 2023‘e kadar kronolojik olarak geliyor. Burada yazdıklarımdan emin olun çok ama çok daha fazlasını barındırıyor. 6 sayfa not almışım kendime sakladığım. Buraya yazdıklarım bunlardan ufak bir kısmı.
Velhasıl kelam Filistinliler önce topraklarından, sonra onurlarından ve en nihayet özgürlüklerinden oldular. Bu son savaşta umutlarını da kaybetmek üzereler. Bu savaş iki taraf arasında gerçekleşiyor esasen: cahillikten beslenen dini radikal gruplar ile barışı seçenler arasında. Radikal din sevicilerinin ardında bırakmış oldukları yıkımı yaşayanlar, ne yazık ki çocuklar ve siviller oluyor.