Sanatın Gerekliliği
Puan vermedi·264 syf.··
2024 11. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 12 Nisan 2024 14:31
İnsan başkalarının hayatlarına neden gömülür? Neden kendisini bir resimde ya da bir müzikte bulmaya çalışır? Neden roman veya film kahramanıyla özdeşim kurar? Sadece eğlendirici ya da dinlendirici olmasından dolayı mı? Sadece bu olamaz değil mi? Aslında yaşamamızı yeterli görmeyip kendimizi aşmaya çalıştığımız için bunları yapıyoruz. Bireyselliğimizin sınırlarının ötesine geçmek için sanata ihtiyaç duyuyoruz. Sonlu zamanımız süresinde yarattığımız şeylerle yaşamı daha fazla içimize çekmeye, bilinmeyen ilimlerde kaybolmaya çalışıyoruz. Nasıl atoma, uzaya akıl sır erdirmeye çalışıyorsak sanatla da başkalarının yaşantılarını kendi yaşantımıza dahil etmeyi ve bütünlüğe varmayı umuyoruz. Çünkü İnsan, bireyselliğini toplumsallaştırmak ister ve sanat burada devreye girer. Bireyin bütünle kaynaşmasını sağlayacak olan araçtır sanat. İnsanın yaşantıları ve düşünceleri paylaşma yeteneğidir. Sanatçı ise bu bütünleşmeyi sağlayabilmek, başkalarına ulaşabilmek için, içindeki coşkuya boyun eğmeden anlatısını evcilleştirip nesnellik kazandırarak bunu yapar. Sanat başlangıçta bir büyüydü. Din de Bilim de bu noktada birleşiyordu.Tüm hepsi bilinmeyen dünyaya hakim olma aracıydı. Ama sonra Sanat, insanın kendisini ve toplumun gerçeklerini tanıma işlevine yöneldi. Sanat her nolursa olsun sadece gerçeklerin kendisini görmekle yetinemez, aynı zamanda insanları büyüleyen yanı onu sanat yapmaktadır. Peki nasıl başladı Sanat? İnsanla, insanın çalışması ile başladı tabi ki. insan doğaya üstünlük sağlamak isterken, doğayı araç gibi gördüğünde, onu nesneleştirdiğinde başladı. Ve bu İnsanın doğa karşısında karşı-doğaya dönüşmesi demekti. İnsan önce evrimle ayağa kalktı. İki ayağı üzerindeyken boşta kalan elleriyle kültürü ve insanlaşma sürecini başlattı. Sonra el ile insan bilinci ve usu özgürlüğe kavuştu. Doğadaki bir nesneyi doğrudan kullanırken zamanla deneyimleriyle çeşitli nesneleri tasarlayacabileceğini farketti. El bilinçli değildir, bilinçten öncedir. Bir çocuğun bağcık çözmesi gibi elleriyle yaptığı sayısız deneme yanılma, Düşünce ve becerisini geliştirmesini sağladı. Doğadaki işe yarar nesneleri kopya ederek başladı yaratıma. Ve tabi ki çalışma, insanı zaman içinde bilinçli hale getirdi. Sonra çoğalan bu kadar araca ad vermesi gerekti. Bu ad verme bir iletişimin parçasıdır, kavramı icat etmesinden ötede bir şey. Hayvanlar arası içgüdüsel olarak cinsel çağrışım gibi ya da tehlikeyi haber eden işaretlerin ötesinde bir şey. Bir işbirliğinin gereğidir. Bir nesnenin ve benzerlerinin genel ad alarak soyutlanması çok uzun zaman aldı ve bu genelleme kolay olmadı tabi ki, bu yüzden birçok dilde bir şeyin isminin binbir çeşit söylenişi var. Fischer’ın bu dil konusu üzerinde durmasının sebebine bakalım. Alman filozof Schiller’in tespiti sanatın çeşitlenişine bir açıklama içeriyor. Schiller’e göre dil her şeyi aklın terimleriyle açıklamaya yarar ama Şairler imge gücünün terimleriyle anlatma çabasındadırlar. Yani Şiirin sezgi gücü gerektirmesi, Dilin ise sadece kavramları belirtir olması sebebiyle sözcükler, nesneyi bireysel ve duyusal niteliğinden yoksun bırakmasına yol açar. İmgelere nesnellik katar, kelimelerin imgeleri karşılayamama durumu ortaya çıkar. Bu nedenle kaybedilen bu bireysel ve duyusal niteliği, müzik, dans ya da bir resmin gücünde buluyoruz. İnsan zamanla yaptığı araçların benzerini çoğalttı. Bir hayvanı avlayabilmek, ona karşı cesaret kazanabilmek için onu taklit etti, bazen onu mağaraya resmetti. Sözcüklerle bir ağacı çentikleyip ona bir ad verdi. Tüm bunlar nesneleri kavrama, işaretleme ve anlama yoluyla üstünlük kurma biçimleriydi. Şöyle ki; Gerçeklik, hiçbir zaman ayrı ayrı birimlerin arasında bir bağ olmadan yan yana durması değildir. Her somut şey diğer somut şeylere bağlıdır. Arasındaki ilişkiler yoluyla gerçeklik ortaya çıkar. Mesela Bir nesne mekanik olarak diğer nesnelere yönelen bir nesnedir. Diğer yandan Fiziksel ve kimyasal gerçeklik açısından bakarsak; atomlardan ve moleküllerden oluşan kendi içindeki parçacıklara özgü kurallara uyan somut bir madde hali, İnsan ve toplum gerçekliği açısından baktığımızdaysa değişim ve kullanım değeri olan bir nesnedir o artık. İnsan nesneye onda daha önce olmayan bir öz ve nitelik katmıştır. İnsan çalışarak bilinç ile yeni bir gerçeklik, üst-doğa yaratmıştır. İnsan varoluşunun kökünde yatan güçsüzlük duygusu ile güçlülük bilinci, doğa korkusu ile doğaya üstünlük kurma yeteneğini yaratma, sanatın özüdür. Bir taşa biçim vererek balta yapan bir sanatçıydı, bir nesneyi doğanın sonsuzluğu içinden seçip onu işaretleme yoluyla evcilleştirerek öbür insanların kullanabileceği bir araç olarak ortaya çıkaran ve ona ad veren de bir sanatçıydı. İnsanın işbirliği ve toplu işgücünü arttıran ilk örgütleyici de bir sanatçıydı. Ağacı, silahı, aracı çentikleyen, kendini hayvana benzeterek avı yakalayanlar sanatın öncüleridir. Sanat büyü aracıydı. İnsanın doğaya üstünlük sağlamasını, toplumsal ilişkilerin gelişmesini sağladı. Ritmik düzen halinde yapılan danslar, korosal ayinler birlikte çalışmayı, toplu işler yapmayı, toplumla bağ kurmayı sağladı. Bu senkronize eylemlerin tek amacı bütünlüğü korumak için güç sağlamaktı. Sanatın Estetik ve güzellik içermesi söz konusu bile değildi yani. Eski kavimlerde topraktan ürün alabilmek için bereket büyüsü yapılırdı. Kraliçenin gebe kalması gerekiyordu. Krallar ise anaerkil toplumda sadece görevlerini yerine getiren erkeklerdi o zamanlar ve görevlerini yerine getirdikten sonra kadınlar tarafından boğulur ve kanları yerlere serpilirdi. Böylece büyü gerçekleştirilirdi. Ataerkilliğe geçilince kraliçenin görevleri krala geçti. Takma memeler ve uzun giysiler ile sözde kral-kraliçe oyununa, gerçek kurban ise hayvanların kurban edilmesine dönüştü. Gerçekler efsaneleşti. törenler dinsel tapınmaya, Büyücülük de sanata evrildi. Sanat bireysel değil toplumsal bir üretimdi yani başlangıçta. Toplu düzen ise yaşamın özüydü. Dans, tören, drama insanın doğaya üstünlük eylemleriydi ve her biri toplumsaldı.Toplu yaşama düzeni bozuldukça, sınıflar oluştukça sanat yabancılaşmanın anlatım aracı oldu. insanlar arası iş bölümü, mülkiyet edinme gibi ayrımlar yüzünden birey ile dış dünya arası dengesizlik oluştu ve bu zamanla arttı, birey, eylem ile düşüncenin zıtlığında boğulmaya başladı. Sanat bir yandan apollonsu güçlülükle, soylu ailelerin kurduğu,evrensel saydıkları düzende,hem de diyonizosçu bir ayaklanmayla toplumun bölünüp parçalanmışlığına, mülkiyet tutkusuna, sınıflı toplumun kötülüklerine karşı çıkan bir yapıda gelişme gösterdi. Bu sınıflaşma sürecinde en çok korkulan aşırı tutkuydu, bu sebeple de bireyselleyme suç sayıldı günden güne. Bu bireyselleşme serüveni de; topraktan ayrılan, deniz ticareti yapan Tüccarlar ile başladı. Bu Deniz adamları İnsan kişiliğinin evrimini sağladı aslında. Toprak sahibi ya da çalışan; toprağının bir parçasıdır, onunla varolur. Ama bir denizcinin hiçbir bağlılığı yoktur. O tek başına bir kahramandır, toprağa bağımlı olmayan, kendine güvenen kararlı, çevik, beceriklidir. Çünkü zorluklarla tek başına mücadele etmek zorundadır ve kendinden başka güveneceği hiçbir güç yoktur. Elde ettiği malına da yabancıdır. Onun için önemli olan malın somut hali değil soyut biçimi ve değişken olan paradır. Malın kişilikten yoksun olması ve kendisinden ayrı olması tüccara bir kişilik bir özgürlük sağladı. Sonrasında Zenginlik para biçimini aldı. Böylece ne soyluluk kaldı ne de bağlılık. Tutucu olan derebeylik toplum yapısı bu şekilde sarsıldı ve ‘ben önem kazanmaya başladı. Edebiyata öznelliği ilk getiren yine ticaret oldu. Euripides’in toplumu temsil eden oyunlar yerine bireyi ve onun kaderini anlatan oyunlar yazmasına sebep olan da budur. Antik Yunanda Sanatın gelişimi ile Deniz ticaretinin bağlantılı olmasının sebebini buna bağlamamız yanlış olmaz. Ama bu Bireycilik toplum koşullarının getirdiği bir gelişme. Birkaç kişiye ait değil, toplumun ruhunda meydana gelen bir olgudur. Diğer türlü diğer insanlarla sanat üzerinden neden bunu paylaşalım ki? İşte bu sebeple Öznellik, nesnelliğe, genel anlatım biçimlerine boyun eğmek zorunda kalıyor. Başka türlü Bireyin toplu yaşayış düzenine olan özlemini diğer insanların anlayacağı şekilde anlatması nasıl mümkün olsun. Yalnız Ernst Ficher’a göre Toplum ‘ben’ de öznelleşmiş olsa da kişiliğimizin özünde toplumsal yaşamak vardır. Aşk gibi en öznel duygunun, ürememizin en enversel bu içgüdüsünün bile, dile gelme biçimi o toplumdaki kadınların eşitlik ölçüsüne, evlilik kurumunun yapısına, toplumun sağladığı olanaklara göre değişim gösterir. Sanatçı da bu ölçülerle sanatını icra eder. En öznel sanatçı bile toplum adına çalışır. Daha önce betimlenmemiş duyguları, ilişkileri ve koşulları betimleyerek ‘ben’i bize dönüştürür. İnsanların gerçekleri anlamasını onlara dayanabilmeyi sağlar. Sanatın kendisi bir toplum gerçeğidir. Ve sanatçının da öznelliği, kendi yaşantısının diğer insanların yaşantısından farklı olmasından değil daha güçlü daha bilinçli ve daha yoğun olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Sanatın çıkışı ve görevi üzerine konuştuk, şimdi ise Sanatın Yolculuğuna biraz bakalım. Sanat nasıl bir değişim geçirdi zaman içinde? Neler oldu? Rönesans döneminden itibaren ele alırsak ekonomik olarak yükselişe geçen Avrupa’da sanat ve yaratıcılığın önü de açılmıştı. Sanat ikinci yükselişine ise Fransız Devrimi ile özgürlük, eşitlik, kardeşlik duygularıyla vardı. Ama İnsan ilişkilerinin maddileşmesi, iş bölümü ile uzmanlaşmanın artmasıyla bireyin yalnızlaşması ortaya çıktı, toplumsal bağların incelmesiyle de Kapitalizm iyice yerleşti. Önce Romantizmle ile bu Kapitalist burjuva düzenine karşı coşkuyla ve tutkuyla bir ayaklanma oldu. İnsanlar bir yandan burjuva düzeninin getirdiği zenginliği paylaşmak istiyor bir yandan da adil bir düzen talep ederken korkuyor, ezilip ölmek istemiyorlardı. Bu çelişki içindeydiler. Hem dünyayı ele geçirmek isteyen birey, hem de yalnız kalma korkusuna yenilen birey dilemması. Romantik bireycilik düşüncesinin İnsanı bir şekilde derebey köleliğinden kurtarma aracı olduğunu söyleyebiliriz şüphesiz. Ama Romantizm ile sanatçılar, düzenin getirdiği soğukluktan kurtulmanın çözümünü yeni değerlerden ziyade geçmişe özlemde bulmuştu. Ortaçağ argümanlarıyla beslendi sanatları. Çünkü parçalanmış bir dünya gerçekliğinin karşısında başka çıkış yolu bulamamışlardı. Romantizm, gizemli yollardan çağrışımlara, kaçış yöntemine ve burjuva dünyasının sanat ilkesine dönüştü. İnsanların hem korkup hem de her şeyi değiştirme isteğinin çelişkisi bu kaybolmuşluk, sanatta başka arayışlarda kaybolmasına sebep oldu sonrasında. Örneğin ekspresyonizm, fütürizm, sürrealizm gibi tepkiselci ama aldatıcı olan sanat akımları...“Sanat, sanat içindir” efsanesi sanatçının kapitalizme bir meta üretmek istememesinden ileri gelen bir tutumdur. “sanat sanat içindir, bilim bilim içindir” tutumları ile tek kolla kapitalizmden kopmaya çalışıp onu protesto etmeye çalışmak, yanılmaktan başka bir şey değildir. Açıklarsak, Degas, Cezanne, Monet, Renoir, Lautrec, Matisse gibi İzlenimci sanatçılar, geleneksel gösterişçi sanata karşı başkaldırış olarak günlük konuları,insanların günlük hallerini, nesneleri gösterme kaygısı duymuşlardı, Edebiyatta ise Natüralistler bilimsel nesnellik diye söylenen sanat görüşünü benimsediler,insanı kompozisyonlarda bir nesne gibi ayrıntılarda kaybederek insanın asla kopamayacağı bütünü görmeyi reddettiler. Natüralistler ve İzlenimciler nesnellikle sadece gözlemlerini dile getirip yazıyorlar ve çiziyorlardı, bir gözlemci tutumu vardı sanatlarında. Kaçak, kuşkucu ve savaşçı olmayan bir bireycilik. Natüralist romancı Emile Zola’ya göre insan, onun için var olan koşulların öznesi olmaktan çok nesnesiydi. İnsan onlara göre edilgendi ve insanın Doğa ve Toplum koşullarıyla kadersel bir ilişkisi vardı. Bu nesnel tutum içinde olan sanatçılar, koşulların değişebileceğini göstermemek için direniyorlardı. Ancak gözden kaçan önemli gerçek şu ki nesnellik aldatıcıdır. Hayatta ya da Sanatta yaşam koşullarını diyalektik olarak algılamazsak, geçmişle gelecek arasında bir çatışma olarak değil de değişmez yaşanan zamanın bir anı olarak görürsek yanılmaya mahkum oluruz. Sanatçıların bir kısmı sembolist ve gizemci olarak gerçeği toplum gerçeklerinin dışında aramaya boyun eğseler de Bir kısım sanatçı Toplumculuğa yönelmeyi başarabildi. Karl Marx’a göre insanın doğayı ve dünyayı üstünlüğü altına alma ve değiştirme gücü arttıkça yaptığı işe yabancılaşması da o derece artar. Kendi emeği ile ürettiği nesneler arasında bir nesneye dönüşür ve kontrolü kaybeder. Nihayetinde kendi ürettiklerimizin kölesi haline geliriz. Böyle de oldu. Yabancılaşma duygumuzu, ek olarak Teknolojik gelişmeler, bilimsel teoriler, Ekonomik veriler, borsa dalgalanmaları, uzay çalışmaları da bilinenin aksine daha da derinleştirdi. Doğa karşısındaki tüm bu gelişmelerle sağladığımız üstünlüğümüz, teknik başarımız;aksine bireyi güçlü kılmıyor ki olan tüm gelişmelere anlam veremiyoruz, ancak uzmanlıkla onlara dahil olabiliriz artık. Spesifikleşen bu uzmanlık alanları Korkularımızla ancak kendi dünyamıza hapsolmamıza sebep oluyor. Toplumsal bilinçten kopararak, bizi daha da yabancılaşmış bırakıyorlar. Franz Kafka, Samuel Beckett’in de işlediği bu yabancılaşma duygusu, gittikçe umutsuzlaştırıcı etki yaptı sanatta. Nietzsche de ise nihilizm olarak karşılık buldu.Nihilizm, varoluşun hiçbir anlamı olmadığına inanmaya; tüm insanlığın kötü olduğuna ve dünyada yaşanmaya değer bir şeyin olmadığına insanı itmek demektir. Nihilizmin bu tutumu sistemi övmez belki ve hatta düşüncesiyle devrimci bir yönlendirme de yapabilir ama ayaklanmayı, amaçsızlığa yöneltip edilgen bir tutuma da sebep olabilir. En kötüsü de bu zaten, her şeyi suçlayıp yadsımak, dünyayı yok oluşuna bırakmak. Dünyanın yorucu görünen iyileşebilirliğine olan inancı kaybetmek. Yabancılaşmayla gerçeğin pusulası kayboldu. İnsansızlaşma hareketi de peşinden geldi. Sanatı çıkmaza sokan durumlar katlandı. İzlenimciler insanı, diğer nesneler gibi kompozisyonun bir parçasına dönüştürdü ve hatta kompozisyonlarına dahil etmediler. Kendine yabancılaşan insan önemini yitirdi, görünmez, kayda değmez oldu. İnsansızlaşmayla sanatçılar; bilincin yerine bilinçaltının çağrışımlarına güvenmeye, insanı nesne yerine koymaya başladı. İnsan çağdaş burjuva sanatının her alanında bir hiç oldu. Bazen sanatçılar gerçeği, en ufak birime indirgemeye çalışarak bazen de insanı tarih dışı bir varlık olarak görüp yazgısının değişmezliği üzerinde aradı. Ernst Fischer’e göre insan; doğum, ölüm, üretme ve yaşlanmadan oluşan ve bu süreçte yaratan, çevresindeki dünyaya biçim veren bir varlıktır. Ama Gizemciler mitlerle kaderselleştirdiler insanı. Varoluşçular ise eylemsel, “yapan” insanı, “olan” insan düşüncesinde kaybettiler. Yine de aksine Brecht ve Kafka gibi sanatçılar Toplumsal çelişmeler üzerinde aradılar gerçeği. Kafka her ne kadar karamsar da olsa Camus veya Beckett gibi insanın bireysel ve toplumsal konumunu, evrensel gizemlerin içinde hiçliğe ve boşluğa götürmedi. Hiçbir topluma bağlı olmayan insan kimliğini yitirir. Hiçlik içinde kalır ve insan olmaktan uzaklaşır. Gerçeği kaybeder. Peki Gerçek ne? İnsanın, gerçeği kendi dışında bir dünya olarak görmesi imkansızdır bir kere. Kendi dışımızda olan sadece maddedir. Oysa gerçeklik, insan yaşantısı ve anlayışı ile olan ilişkileri kapsar. Sanatta da bu böyledir. Bir yağlı boya tablodaki doğa imgeleri ne kadar fizik kurallarına uysa da kendi dışında nesnel olan bir doğa değildir. İnsanın kendi duyumsaması ve yaşantısı aracılığıyla algıladığı doğadır. O doğa imgesi, bir ulusa bağlı bir sınıfa ait belli bir çağda yaşayan bir sanatçının gözünden bir gerçekliktir. Ve bu gerçekliği az ya da çok sanatçının bireysel ve toplumsal görüşü belirler. Gerçekliğin bütünü, özne ve nesne arasındaki tüm ilişkilerin, Geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkinin, Yalnız olayların değil yaşantının, düşlerin, sezgilerin, heyecanların, hayallerin toplamıdır gerçeklik. Sanat yapıtıysa gerçeklikle hayal gücünü birleştirir. Shakespeare’in veya Goya’nın cadıları, ülküleştirilen köylü çalışanların resimlerinden daha gerçektir. Kafka’nın günlük yaşamı betimleyişi birçok doğal betimleyişten daha gerçektir. Ya da Don Quijotte ve Sancho Panza, hayattan alınan tek düze yüzlerce roman kahramanından daha gerçektir. Bilinenin aksine zıt olmayan, romantizmden doğan gerçekçilikte ise romantizmin daha soğukkanlı, uzak bakış açılı ve nesnel hali söz konusudur. Gerçekçiliği bir tutum olarak görürsek soyut sanat dışında bütün sanat Gerçekçi sanat aslında. ama bahsettiğimiz gerçekçilik bir yöntem, belli bir toplumsal gelişmeyi yansıtan anlatım biçimlerinden biri. Peki kaybettiğimiz gerçekliğe nasıl ulaşmalı,onu insanların dayanabildiği hale nasıl getirmeli, nasıl faydalı olmalı Sanatçı? Brecht’e göre sanatçının yöntemi ne olursa olsun özünde toplumcu olmalı. Olumlu bir toplumsal görüş açısıyla zenginleşmeli, eleştirel gerçekçilik tutumuyla hareket etmeli. Ve sanatçı yeni anlatı yolları aramalı her zaman. Eğer zamanında Sanatçılar aynı biçimleri korumaya devam etseydi, Brecht’in dediği gibi Birinci Dünya Savaşının nedenlerini şuan Shakespeare’in oyun kurma biçimiyle anlatmaya kalkıyor olurduk. Savaşın sebeplerini Richard’ın kendi üstünlüğünü gerçekleştirme isteğine bağlardık. Bu sebeple yeni gerçekleri açıklamak için sanatın en değişik anlatım metodlarını aramak onları birleştirebilmek ve onlardan yararlanabilmek gerekiyor. Aristo’dan bu yana sanatçılar ve düşünürler biçimi, sanatın asıl öğesi, özünü ise yardımcısı kabul etti. Sanatçılar, biçimi maddeyi içeren bir form olarak gördüler, şekilsiz özü ise biçimin içine döktüler. Ortaçağ düşüncesine göre ise her varlık; tanrısal düzen içinde kendi düzenini sağlama çabası içindeydi ve yetkinlik özlemi güderdi. Etkin olmak, biçim almak için eyleme geçtiği düşüncesi eylem ilkesi olarak kabul görmüştü. Ama atom gerçeği ile şu anlaşıldı ki atom yapısı biçimselliğin ta kendisidir. Atomun biçimselliği, kümelenişi doğrudan doğruya onun niteliğine bağlıdır. Atomlar sabit düzenlenmezler salınım halindedirler. Her hareketin kendine göre bir ısısı vardır ve ısı yükseldikçe hareketli olan atomlar arası aralıklar artar.Bunun sonucunda ya değişim olur nicelikleri niteliğe dönüşür ya da eriyip, parçalanır. Demek ki son biçimini almış bir nesne, katı bir biçim “kavram”ının cisimleşmesi değil, maddenin durumundaki sürekli değişmelerin geçici bir sonucu.Her atomun bir eylem alanı vardır ve koşullar değiştikçe kabul edilen fizikötesi bir düzen ilkesine göre değil diyalektik etkileme yasasına uyarak koşullara göre değişir. Atomlar eylem alanları ile maddenin örgüsünü meydana getirirler. Öyleyse biçime yönelme özlemi yoktur. Goethe’nin merkezkaç kuvvet, Hegel’inse iteleme dediği madde parçacıklarının sonsuzluğa kaçma, buharlaşıp yok olma yönsemesi, bunun karşısında ise merkezcil kuvvet, hegel’in çekim dediği enerjinin birleşme, kümeleşme yönsemesi vardır. Bir yandan tutucu, direnen, bağlanan nitelik, bir yandan devrimci, devinen, olduğu gibi kalamayan, değişken nitelik. Bu iki yönseme sürekli çatışır. bu çatışma madde ile enerji arasında sağlanan belli bir dengeyle durmadan giderilmezse gerçeklik de olamaz. Bu durumda gerçeklik olarak kabul ettiğimiz varlık ya da yokluk durumları gerçekdışı oluyor.Yalnız aralarındaki etkilenişin, oluşumun gerçek olduğu bir durum var. Ve biçim sadece bir süre için dengeye gelme hali. Ama öz belli belirsiz bir devinim içinde durmadan değişir, biçimle çatışır, biçimin sınırlarını yıkar, yarattığı yeni biçimlerde değişmiş bir öz olarak karşımıza çıkar. Özün ayrılmaz özellikleri devinim ve değişimdir. Biçimi tutucu, özü ise devrimci olarak tanımlarsak yanlış olmaz. Canlı varlıklarda dış koşulların iç koşullara dönüştürülmesi, içselleştirip sindirilmesi özelliği vardır. Doğanın üstünde kendi yasalarını yaratan insan toplumunda üretim ilişkilerinin biçimsel tutucuğu söz konusudur. Toplumun özü; insanın yiyip içmesi barınması giyinmesi gibi en basit gerçeklerden; modern araçların, makinelerin, üretim güçlerinin çeşitlililiğine dek hayatın üretimi ve çoğalımıyla oluşur. Bu da demek oluyo ki dış koşullar bilinçli olarak artan maddesel ihtiyaçlara uydurulma haliyle biçime evrilmesidir. Bu gereksinmeyle oluşan biçimler yani toplumsal örgütler, kurumlar, yasalar, düşünceler, önyargılar üretim güçlerinin koşullarına uyar, sonra da bu güçlerle çatışıp katılaşır ve sonunda yozlaştığı için durmadan yenilenmeleri gerekir. Ancak Bu biçimcilik özü bir yana bırakıp biçimi tek önemli şeymiş gibi önemseme sanat alanında da kendini dayatır. Öz ve biçim diyalektik bir ilişkiyle birbirlerine bağlıdır ve konu ancak sanatçının tutumuyla özüne yükselebilir.Her şey sanatçının görüşüne göre değişir. Sanatçı, bir işçiyi Van Gogh gibi neredeyse toprağın içinde kaybolurcasına hırpalanmış olarak da resmedebilir, Frans Hals gibi mutlu, her şeyden memnun görünen ve memnun olmanın getirisi ile erdemli olarak da resmedebilir. Çalışan insan, İtalya Rönesansında olmasa bile Flaman Sanatında işlenen bi tema olmayı başarmıştı. Barock dönemi ressamı Bruegel gibi ressamlar ise emekçileri, köylüleri ülküleştirmeden resmedebildi. Ancak yine de toplumsal bir karşı çıkış değildi bu. Çünkü Bruegel gibi ressamlar da gelişmekte olan burjuva sınıfının sözcüsüydü ve onları nesnel olarak tablolaştırabiliyordu sadece.Ama Barbizon Ekolünün kurucusu olan Millet, köylünün çalışma hayatını, Kapitalist düzenin yeni kölelik biçimi ve insanlık dışı, korkunç bir olay olarak resmetti. Rokoko ve Barok döneminin idealize edilmiş mutlu çobanları yerine yoksul, umutsuz yaşayan köylüleri resmetti.Meksikalı ressam Diego Rivera ise bunun da ötesine gitti, ekinlerini toplayan, traktörün gelmesiyle tatil yapabilen, çiftçilik yöntemlerini tartışan, topraklarını aralarında paylaşabilen resimler yaptı. Toplumcu gerçekçilikle harmanladı resimlerini. Romantiklikten ve doğalcılıktan öteye geçti işçi ve yaşamı.Bu tür sanatçılar sayesinde yepyeni bir öz oluştu. Sanat ve edebiyatta konular, üretim biçimlerinin Kapitalist düzeni doğrultusunda değişti. Kutsal konular yerini gündelik yaşamlara, soylu sınıf tragedyası yerini burjuva tragedyasına bıraktı.Yeni biçimleri eninde sonunda öz belirler. Bu öz ise toplumsal ve ekonomik değişmelere bağlıdır. Hristiyan sanatı putperest biçimleri kullanıyordu başlangıcında. Başlıca kaygısı yeni bir dünya yaratmaktı, ancak yeni biçimine ulaşana kadar cok zaman geçmesi gerekti. Çünkü biçim hemen yaratılabilen bir şey değildir; bununla beraber yeni bir özün oluşması, yaratılması da gerekir. Önem bakımından değil, bu doğada da toplumda da sanatta da doğası gereği böyle. Biçim öyle tutucudur ki özden daha önemli hale gelebilir. Örneğin eskiyen öz, Ortacağın sonunda Gotik Sanattı, Hristiyanlığın Roma’daki din birliğini sağlamasıyla Feodalizm sanatı olan Romanesk sanat, evrim geçirerek Gotik sanata dönüşmüştü. İmparatorlukların sonlarında ise Özentili Rokoko Sanatı olarak kendini göstermişti. Açıklarsak; acı çeken işkence edilen İsa, halktan yana olup derebeyleri tahttan indirdi. İsa da Meryem de Lazarus da gotik sanatta zenginlerin ve güçlülerin hesap sorucusu oldular. Toplumsal değişim ile kiliseye karşı ayaklanıldı, derebeylik düzeni sarsıldı. Kendine güvenen yeni bir şehirli burjuva sınıfı gelişti. Kutsal kitap efendilerine karşı bir silaha dönüştü. Burjuva, hristiyanlığın içinden beslendi. Çalışan insanların birliği yeni yapıların kurulmasını sağladı. Sanatın dinden sıyrılması akıl ve bireysel direnişle oldu. Bir yandan gerçekçilik bir yandan da ruhsal hayata ve sonsuzluğa yönelen özlem, gotik katedrallerin dikey kulelerinde kendini göstermişti. Bu kuleleler de hem bir başkaldırış ve yücelme arzusu hem de coşkun bir bağışlanma isteği vardı. Mesela Ortaçağda kutsal öğelerin elinde olan kralları öven ve alt-üst ilişkisinin altını çizen sanat da, Rönesans dönemiyle biçimini değiştirmişti. Rönesansla resimlerde imgeler iki boyutluluktan üç boyutlu hale geldi, Resimler perspektif içermezken derin perspektif içeren kompozisyonlara, figürler sabitken canlı, Dramatik, hareketli figürlere dönüştü. Kutsal, dokunulmaz, uzak açıdan izlenen tablolar yerini yaşama, kaynaşma arzusu güden tablolara bıraktı. Sanatta toplum bilimi uygulamazsak, biçim öz değişmelerinin toplumsal nedenlerini araştırmazsak, kendimizi gerçeklikten uzak estetizmin ve tutucu biçemin içinde buluruz. Sanatta üslubu belirleyen etkenin öz yani eninden sonunda toplumsal öğe olduğunu görmedikçe yanılmaya yargılıyız. Tabi ki öz üzerinde dikkatimizi toplayıp biçimi ikinci dereceye atamayız sanat biçim vermektir. Rastgele gelişigüzel bir şey değildir biçim. Bir nesnenin biçiminin onun işlevine bağlı olduğunu düşünürsek; insanın işe yaraması için taşa biçim vermesi ya da da bir çömleği bir amaçla yapması gibi biçimin toplumsal amacın belirtisi olduğunu söyleyebiliriz. Biçim her ne kadar maddelere, gereçlerin yapısına ve yapıcının bilgisine koşullu olsa da hiçbir zaman estetik bir biçime yönelme özlemine koşullu değil. Eski biçimleri bir yandan yıkmak bir yandan değiştirerek yeni biçimler yaratmak için her zaman toplumda yeni bir öze koşullu. Örneğin; Ticaretin gelişimi derebeylik düzenini değiştirmişti.Bu sayede görsel sanatlar eski biçimlerden kurtulmuş ve Bireyselci tutum sanata yansımıştı. Yine örnek vermek gerekirse Sanat, yabancılaştığımız dünyada bütünleşme özlemiyle Modern sanat akımlarında, Sanatçının her şeye kuşkuyla bakan, duyguları anlamaya karşı direnen bir bağışlamazlığında kendini göstermişti.Öz bu defa yabancılaşmayla harmanlandı ve Kafka, Camus ve Beckett gibi sanatçıların gerçekliği başka bir anlatı yöntemi ile ele almalarına, anlatılarında insanı nesneleştirmelerine, İnsanın özne değil de nesne olarak önceliksiz ele almalarına; Dünyanın ne anlamlı ne de saçma olduğuna dair bakış açılarıyla, insanı zamandışı ve karanlıkta olan bir varlık olarak ele alma şekillerine özel ama gerçekdışı bir dünya yaratımına iterek biçemini oluşturdu.Ama Hegel’in söylediği gibi “varlık kendi başına gerçek değildir, yalnızca anlaşılmış olan şey gerçektir.” kendini bile bile anlayıştan yoksun bırakan bir sanat gerçekliğin belirleyiciliğinden yoksun demektir. Gizemciler ya da bilinçaltı sanatçıları gibi bilinci yadsıyarak kendimizi ve gerçekliği yitirdiğimiz bir dünyada bilinçten kurtulmak olmamalı amaç. Bilincin en yüksek derecesine ulaşmak olmalı. Ama bu Sanatçıların anlatıları ve tutumları Ficher’a göre aldatıcı buldukları dünyayaya başkaldırıdır. Kafka, Brecht, Picasso gibi sanatçıların hepsi yeni anlatı arayışında olan her biri gerçekliği başka yollardan anlatma gereği güden sanatçılardı.Kafka insanın umarsızlığını bütün canlıların nesnelere dönüştüğü korkunç bir düşte dile getirirken, Picasso ise Quernica vakasını faşist zorbalığın karşısında insan trajedisi olarak resmetti. Her biri gerçeğin peşinde, biçime hapsolmayı kabul etmeyen sanatçılar. Ama her ne kadar yetkin sanat ve sanatçılar da olsa, kapitalizmin dayattığı sanat beğenisi, derinlikten yoksun sanat tüketimine sebep oldu.Üstünlük kazanan her sınıfın beğenisi, eski sınıfın beğenisinin varmış olduğu noktadan başlar.Beğeni bir “Tabula Rasa” değildir.Çocukluğumuzdan beri yaşantımıza karışan sayısız sanayi ürününün etkisi var beğenilerimizde.Sanat ile ilgili yargılarımızın çoğu önceden verilmiş yargılar yani.Bu beğenilerimizi kazanç amacıyla kazanç amacıyla kendi burjuva sanatında kullanabilmek için her türlü kültürel ayrımı aynı noktaya indirgemeye kararlıdır Kapitalizm.İnsanı ürettiği filmlerle,romanlarla;düşünce tembelliğine,sapıklığa,suç işlemeye teşvik eden sanat endüstrisiyle yerini sağlamlaştırmakta. Sanat;politikacıların,iş adamlarının elinde bir oyalanma konusu olmadığında,ciddiye alındığı toplumlarda fayda sağlayabilir.Ve sanat, sanatçılar tarafından can sıkıcı olmadan,eğlenceyi bırakmadan toplumsal bilinç ile yapıldığında yine fayda sağlayacaktır.Toplumcu sanatçı ahlak kaygısı olmadan çalışamasa da yine de propagandaya indirgemeden ve kolaycılığa kaçmadan çalışmalarını sürdürmeli. Bununla beraber insan bilinci teknik ve uzmanlık gerektiren ilerlemelere yetişemiyor.Sanatçılar bu gerçeği umursamazlıktan gelmemeli.Toplumcu sanat,insanın nesnelere üstün gelebileceğini göstermeli bir şekilde. İcat ettiğimiz makineler ileride yanılmaz hale geldiğinde, tüm her şey kolaylaştığında sanata neden ihtiyacımız olsun? Kitaplarda,filmlerde anlatılan uzay maceralarına artık ne gerek var? Özlenen bir insanlığa kavuştuğumuz zaman sanat ne işe yarayacak?diyebilirsiniz.İnsan da Sibernetik makineler gibi kendi kendini yetiştiren bir varlık evet doğru.Ancak sınıfsız toplumlar olsak dahi gelişme,çelişme ve çatışma her zaman var olacak;çünkü insanın kan ve ölüm tutkusu belki de hiç yok edilemeyecek;insanın bu coşkusu,tutkusu,sonsuzluğa açık yanı hiç bitmeyecek.Hiçbir zaman da sadece mantık kurallarına uymayacağı için,insan her zaman makineden ayrılacak ve insan gelişmeyi her zaman sürdürecektir.Yaradılışın sınırlarını her zaman aşmaya çalışacak,her zaman ölümsüzlüğü isteyecektir.İnsanın ölümlü bu yüzden de sınırlı olması sebebiyle sonsuz gerçekliğin parçası olma isteği her zaman görülecek.Bu sebeple bilime gereksinim duyacaktır.Bilimsel gelişmeler kapı dışarı edemez sanatı.Çünkü bilim ve sanat gerçekleri kavramanın iki ayrı yoludur.Ve sanatın sürekli görevi bütün insanlığın yaşantısını kendi yaşantısıymış gibi yaşatmaktır.Sanat bunu yaparak gerçekliğin değiştirilebileceğini,denetlenebileceğini,bir oyuna dönüştürülebileceğini gösterir.İnsanın sayısız hayatlar yaşama yeteneği ‘ben’i zenginleştirir,özdeşleşme süreci başlatır ve insan hiçbir çaba göstermeden yapıtların tanığı değil sadece yaratıcısı olur.
Sanat
Sanatın GerekliliğiErnst Fischer · Sözcükler Yayınları · 2012248 okunma
·
769 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.