Şehir üzerine bunca okumuşken... Sokaklarda yarım bırakılmış cümleler bulup kâh fotoğraf çekerek, kâh uzun uzun bakıp sindirerek, kâh kısa kısa mısralar söylenerek yürümüşken... Ellerim cebimde veya bisiklet üstünde bakışlarımı doldurmaya çalışırken Süheyl Ünver'i bir adım önümde hayal etmişken...
Aniden yüzüme temas eden rüzgarın ülfetini... yan yatmış bir mezar taşının sessizliğinde hiç bir fotoğrafı olmamış, hiç bir kadraja girmemiş, hiç poz vermemiş bir ölünün taze ve unutulmuş tebessümünü...rast ikindi ezanlarında sesi unutulmuş eski zaman hafızlarının hâlis seslerini...yüksek mihraplarda gaflet uykusundan uyandıran mihrabiyeleri... Çehar yâr-i güzîn levhalarında ve kuşak yazılarında Hattatlar Sofa'sında mukîm olmasa da kendine toprak altında bir sır yeri bulmuş bir hattatın kaleminden gelen cızırtıları...beyaz mermerler arasında kan kırmızı tebessüm eden kızıl güllerin varlığıma hâşiye yazan, beni bana derkenâr düşen ontolojik titreşimlerini...
Cümlelerimi tamamlatmayan bir metafizik gerginliğimi, üç noktalarla ferahlatan sînemi nasıl anlatayım. Yine bir şehir okuması yapmak istemiştim. Fena vuruldum. Her ne kadar akademik olsa da, akademinin kuru dilini ruhun ışığıyla bambaşka bir kıvama getiren üslup...uzayan cümlelerinde sanat değil de dert ve düşünce olan satırlar... İstedim ki bu kitapla çıkayım sokaklara da öyle gezeyim. Ağaçlar arasında yükselen bir minareye elimde bu kitap varken bakayım. Bir akşam ezanını elimde bu kitap varken dinleyeyim.
Celaleddin Çelik hocama -kendisiyle tanışma kitabımdır bu- böyle bir eser yazdığı için şükranlarımı sunuyorum. Bir gün ellerinden öpmek isterim.