senelerdir disiplin, disiplin, disiplin sloganıyla büyütülmüş olan çocukların hayatına bir gün ansızın edebiyat öğretmeni maskesi altında bir kaçık girer. hem de ne kaçık! kocaman tahtayı tek bir deyimle doldurması mı dersin, sıraların üzerinde hoplayıp zıplaması mı dersin, müfredat kitaplarını yırttırıp yırttırıp çöpe attırması mı dersin yoksa şiirin en cesur ve dürüst halini öğrencilere korkmadan öğretmesi mi dersin... demem o ki, bu Bay Keatings ya da "Kaptan, Benim Kaptanım!" olacak bu çatlak, bu yalnızca erkekleri barındıran okulun öğrencilerini bir gerçekle tanıştırıyor, tanıştırmak ne kelime, belki de 17 yıldır farkında dahi olmadıkları bir gerçeği suratlarına çarpıyor: beyler, siz kim olduğunuzu dahi bilmiyorsunuz! işte efendimiz, bu adam bizim öğrencilerin içine yepyeni bir dünyanın tohumlarını ekiyor, ya da bir zehir enjekte ediyor mu demeliydim? e tabii bizim çocuklar ipli kuklalar gibi oynatıldıkları 17 senenin ardından özgürlük kelimesini kuşanınca, bir tsunami olarak dalmaya çalışıyorlar Kaptan'dan öğrendikleri tutkulu dünyanın içine. Tutku o denli gözlerini bürüyor ki, kimi kendine yepyeni bir isim koyuyor, kimi ömründe çıkarmadığı kadar yüksek sesle sınıfın ortasında çığlık atıyor, kimi sıkı ailesinden gizli bir Shakespeare oyununa dahil oluyor kimi de platonik bir aşkı hayatının merkezine koyuyor. ama tutkuyu kaçık bir edebiyatçıdan miras aldıklarından nihayetinde hepsi kendilerini ıssız bir mağarada şiirler okuyan çok eski bir derneğin yeni üyeleri olarak görüyor. ama gel gör ki, ne bu mağarada onlardan başka bir dinleyici var ne de bu tutku evreni onların sandığı kadar uçsuz bucaksız, engelsiz bir yol. bu dünyayı çevreleyen takım elbiseli elemanların devasa gölgelerinin farkında bile değiller ve ne yazık ki içlerinden biri bununla yüzleştiğinde ölümle tanışmak zorunda kalıyor. şimdi düşünüyoruz, bir kutsallık çemberiyle sarmalanmış birkaç genç, edebiyat hocalarının anlattığı hayatın içine girmek için çırpınıyorlar. başarıyorlar mı veya başarmak mümkün mü? o kutsallığa en sonunda küçük çaplı bir isyanla veda ettiğinizde bünyenizde tutkudan eser var mıdır hala? eh, bunlar cevaplanması imkansız sorular ama kesin olan bir şey varsa o da şu: ucu bucağı olsun ya da olmasın, insan ruhu gerçekten de tutku dolu. ee, ne diyelim, en azından kutsallığa inanarak ölmek var bu hayatta :)