·318 syf.····Okunma: 03 Haziran 2024 15:29 Yazardan okuduğum ikinci kitap olan Semerkant’ı beğenemedim. Doğu’nun Limanları Semerkant kadar ünlü olmadığı halde bana daha çok hitap etmişti doğrusu. Semerkant henüz kitaplığımdayken bile mesafeli bir ilişkimiz vardı kendisiyle. Popüler bir kitap olduğu için almıştım fakat daha sonra hiç elim gitmemişti. Vladimir Bartol’un ‘’Fedailerin Kalesi Alamut’’u hediye olarak aldığım gün ise her şey değişmek üzereydi. Semerkant’tan daha çok sevildiğini bildiğimden dolayı okumak için heyecanlandım ve ona doğru giden adım için ilk olarak Hayyam’ın Rubailer’ini seçtim. Rubailer’e bayıldım. Sonra Semerkant’tan devam etmek istedim ve sonuç; koskoca bir hayal kırıklığı. Semerkant’tan hemen sonra da Alamut’a başlamak da mümkün olmadı bu nedenle.
Semerkant dört kitaptan oluşuyor. İlk iki kitap genel anlamda çok iyiydi. Bazı tarihi argümanları yanlış kullanmasına rağmen hikâyenin çarpıcılığı, birçok olumsuzluğu geride bırakmayı başarmıştı benim açımdan. Bu iki bölümde Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında yaşanan olaylara tanık oldum. Üç önemli isimle harmanlanan bu kurguda kimler var peki? Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah…
Ömer Hayyam (1048-1131) denildiğinde aklımıza ilk Rubailer’i gelir. Kendisi yalnızca şair değil, aynı zamanda matematikçi, astronom, tarihçi ve filozoftur.
Nizamülmülk, (1018-1092) Siyasetname’nin yazarıdır. Alparslan ve Melikşah dönemlerinde ünlü bir devlet adamıydı, yıllarca baş vezirlik yaptı. Selçuklu İmparatorluğu’nun güçlü isimlerindendi, siyaset bilimciydi.
Hasan Sabbah (1050-1124) ise çok ayrı bir mevzu. Nizari-İsmaili Devleti’nin ve Haşhaşi fedai tarikatının kurucusudur.
Bazı kaynaklara göre üçü de aynı medresede eğitim görmüştür. Başka kaynaklar da bunu inkâr etse bile üçünün döneminde birbirleriyle ilişkileri olduğunu reddetmez. Hangisi doğrudur ya da yanlıştır bilmiyorum ama bence de bir etkileşim halindeydiler. Hikâyede kim iyi, kim kötü emin olamadım. Üçünün de iyi ve kötü yönleri vardı, tıpkı hepimizde olduğu gibi, tüm insanlıkta var olan bir şey bu zaten. Araya çıkarlar girdiğinde herkes değişir, sizce? Bana göre en çıkarsız ve dürüstlüğünden ödün vermeyen kişi tabii ki de Hayyam’dı. Hayyam kendisini gökyüzündeki yıldızlara ve rubailerine adamış bir halde yaşıyordu. İnsana iyi geleni, insan olmayı arıyordu, düşünüyordu. Bu nedenle Hasan Sabbah ve Nizamülmülk arasında kaldı her zaman.
Nizamülmülk politika ve devletle, Hasan Sabbah da din ve entrikalarla bozmuştu kafasını. Din ve devlet işlerinin geçmişte ve şimdi olduğu gibi bir aradayken sıkıntı çıkarması dünyanın sonuna kadar bunun devam edeceğini gösterir nitelikte. Ömer Hayyam’ın tek derdi ise insanca yaşamaktı.
Kitabın geri kalan diğer iki bölümü hakkında pek bir şey yazasım gelmiyor. Yazarın anlatımı oldukça sıkıcı doğrusu. İran Meşrûtiyet Devrimi’nin sıkıntılı günleri arasında kaybolurken anlatıcının Hayyam’ın Rubailer’ini bulma çabasını okudum. İlk bölümler kadar sürükleyici olmaması nedeniyle sevemedim.
Tabii böyle hissetmemde yazarın payı oldukça büyük. Arap bir Hristiyan olan Maalouf Batılı bir gözle yazmış eserini. Tarihi gerçekleri olduğu gibi yansıtıp yansıtmaması beni ilgilendirmiyor çünkü bir roman bu, yani kurgu. Türklere karşı sarsılmaz bir şekilde cephe alan dilini daha ilk sayfalardan görmek mümkün. İslam dinine bakışı da çok yüzeysel. Bu gibi konularda bilgisiz olduğu halde biliyormuş havasına takınan birinin cümlelerini okudum sanki. Edebi bir eser olduğu halde Ömer Hayyam’ın hayatını ve yazdıklarını içselleştirememiş ne yazık ki. Kitabına alet edilmiş birkaç konudan başka bir şey değil sanki tüm bu insanlar…
Dediğim gibi Alamut’u okuyacağım için bu kitabı okumadan ona geçmek istememiştim. Semerkant’ı sevmesem bile bu üçlü hakkında bir şeyler okumak hoşuma gitti.