Hayatın paragrafları yok mudur gerçekten? Nerede kaldığımızı unuttuğumuzda, okumaya nereden devam edeceğimize nasıl karar vereceğiz paragraflar olmadan? Bunca yıldır paragrafın bütünlüğünü bozan cümleyi şıklar arasında ararken ve paragrafın bütünlüğüne bu kadar inanmışken, paragrafsız bir kitabı ele almanın tecrübesini nasıl anlatmalı insan? Tek bir paragrafta konu bütünlüğünü değil de zihin akışıyla sel olup akan cümleler ırmağına kapılıyor insan sanki. Paragrafsız bir kitaba, paragrafsız bir hayata kendini hazırlamalı mı insan?
Üsküp... Taşköprü...Burmalı Camii...Gazi Mahllesi... Büyük Çarşı... Balkanlara dair isimlerin muhayyilemdeki kalıntılarına bakıyorum. Üsküp, Ohrid, Belgrad, Podgorica'da kısa gezintilerim. Haluk Dursun Hoca'nın kitaplarından örülü bir hayal imkanı ile başlanan okuma yolculuğu...
Ohrid Gölü'nün ardından güneş vururken yükselip ufku kaplayan bir buğu, neredeyse beyaz bir gökkuşağı olarak geliyor gözlerimin önünde.. Üsküp'ten Ohrid'e tırmanan yollar, yol üzerindeki köylerde ezan ezan yükselen minareler. Balık çorbası ve kurutulmuş etin damakta kalan lezzeti. Ara sıra kulağa gelen Türkçe sözler. Bir bağ var inkar edemediğim. Sultan I. Murad'ın dîbâçesini yazdığı bir romanın henüz hazmedemediğim satırları var içimde. Bu akrabalık bağını tam çözebilmiş değilim.
Blagay Tekkesi mesela. Mavinin en utangaç tonu sanki tekkenin edebiyle boyun büküyor tevbeye muhtaç ruhuma. Ne ilgisi var değil mi Üsküp ile yazdıklarımın. Ama bilinç altımda kıramadığım bir bağ var işte. Veya Budapeşte'de bir tepede inzivaya çekilen Gül Baba. Âh nazlı Budin! Tuna Nehri sessiz sessiz akıyor.
Yahya Kemal Valide-i Atik külliyesine Balkan toprağını burada müşahede ettiği için sık sık gelirmiş. Şimdi o haller bulunmuyor bu semtte. Ama içimde Balkanların makus talihime dair sahipsi hüzünler var.
Olmadı giremedim konuya. Paragrafsız bir kitaba dair masal ile hikaye arasında bir şeyler yazacaktım halbuki. Konusu ilgilendirmedi beni kitabın. Tadım yaptığım cümleler arasında kendi hayal gücümle Balkanlara gitmeye çalıştım. Kroya Dağı mesela. Ulu rüyalar görülen bir ilahi yer olarak hayal ettim orayı. Bursa'da yükselen Keşiş Dağıydı sanki. Rüyada ilahi mesajlara muhatap olmak için gidilen bir itikaf mahalliydi benim için. Burmalı Camii bir Osmanlı paşasının bu topraklara armağanı, taştan bir mücevher olmanın yanı sıra şehrin gündelik yaşantısının zamanına ve zeminine ayar veren bir yapı... Taş Köprü: altından derin rüyaların aktığı, sesiyle ve rengiyle bir geçmiş zaman güzergahı... Büyük Çarşı: rengarenk ve cıvıl cıvıl...
Her sürrealist hikayede metaforik bir anlam aramalı mı okuyucu? Üsküp Dilencileri'nden ne dilenbilir bir okur? Yine işin kolayına kaçtım okurken. Kendi dünyama birkaç renk ve doku buldum. Nasıl istediysem öyle okudum. Uzun zamandır yoğun bir okumanın içindeydim ve okuduklarım üzerine yazmaya üşeniyordum. Bu defa yazmak geldi içimden. İçimin sesini dinlemeyeli uzun zaman olmuş.