“Bunu bana nasıl yaparlar?” sorusu konu aşk olunca nasıl da boşlukta sallanıyor. Öyle değil mi? Henüz tanışmadın aşkla ama bence öyle. Bünyeye aşk girince mesele hiçbir şeyle ilgili değil ve her şeyle ilgili aynı zamanda. Böyle yere sağlam basmayan çelişkili cümleler kurduğum için affet ama aşk da öyle bir şey. Akılla kavrayıp mantıkla tartmaya çalışmak mum ışığında okumaya benzer. Ok yaydan çıktıysa yaşanacak olan yaşanacak. Üç kişilikse hikâye başa geleni çekecek olan da payına düşüne katlanacak, ne çare. “İnsanlar ruhlarına kadar kırılıyor” ve o tokat her zaman bizi hiç düş kırıklığına uğratmak istemeyenlerden ya da uğratmayacağını düşündüklerimizden geliyor. Artık orası akli melekelerimizi davet edeceğimiz yer, en azından bir noktada, yani öyle olsa fena olmaz.
Stuart ve Oliver; iki dost. Gillian ikisinin de sırayla aşık olup, evlenecekleri kadın. Müstesna ve sıradan bir durum. Barnes kamera tekniğiyle üçünü de bize dinletiyor, araya konuk oyuncular alıyor ve aşk, dostluk, kıskançlık, hayal kırıklığı, kavuşma, ayrılık, kabullenememe gibi böylesi bir hikâyede geçip gidecek tüm duygulara/durumlara dair romanını yine karakter yaratmaktaki mahirliğiyle bir çırpıda bize okutuveriyor. Sonunu da öyle bitirivermiş ki hemen devam kitabı Aşk Vesaire’ye geçiş yapıyorum, ona daha da iştahlıyım. Eh aşk hikâyeleri aslında kavuşunca ya da terk edilince biten bir şey değil, bunu herkes bilir.
“…bir şeyin “çok iyi bilinen bir gerçek” olması onun benim hakkımda da çok bilinen bir gerçek olduğu anlamına gelmez.” Ama neyse ki edebiyat var, edebiyatla öğrendik biz bunu çoktan Barnescım