İsyanını, hüznünü sanki her kelimesine, cümlesine iliştiren eşsiz bir o kadar sade tavrı ile sezginin, yaşamın, yaşantının şairi. Madem bu benim yazım madem benim hissettiklerim, duygularım, yaşantım... Coğrafyasını, coğrafyamı yani beni bana anlatan bu isme başka bir sevgim var. Madem hislerim coğrafyadan ibaret, yerel duygularla yazan ben, abartılmayı da hak eden sensin usta.
Ustam bu sefer ben sesleniyorum sana almayacağım takımları, seni yazmaya kalktım, eksik kalacak biliyorum.
Bu ülke çoğu yerde ve genellikle edebiyat, sanat alanında şişirilmiş bir kesime hitap etmeyen bir sürü isimle geldi geçti. Elbette saygım var, ama kalkınız bence bir isimle geldim,
Oruç Aruoba da bir kaç satır yazmıştı kendisi hakkında:
Yaşam, rüzgârın titrettiği
yaprakların hışırtıları ardından
çağıran bir ses gibi
çabucak yitiveren anlaşılamadan söylediği.
Tanıştırayım: Yılmaz Odabaşı
Ben onu Allah'ın Üvey Çocukları şiiriyle tanıdım bundan bir kaç sene önce o gün bugündür sık sık bir kaç şiirini aralıklarla bir yerlerden okurum, okumaya çalışırım.
Asiliğini, kederini her cümlesine yediren bir kalem. Allah'ın Üvey Çocukları'nda olduğu gibi çaresiz duyguların, sitemlerin isyanının ama bir o kadar da kime bu isyanı hissettiren, dedirtten bir isim.
Şiirinin başlığı bile başlı başına bir şiir olabilir mi, olur. Yılmaz Odabaşı ise olur!
Misal; HÜZNÜMÜN OĞLUDUR BU KENTTE BÜTÜN ANILAR.
O kadar çok şey anlatıyor ki şair tarif etmekte zorlanıyorum bazen. Bana o kadar tanıdık, bir o kadar da aynı kederle yazan birisi var mıdır bilmiyorum, bir o kadar yabancı. Belki de yazdıklarının gerçek olmamasını dilediğimden olabilir. Yaşantıdan, yaşantısından, yaşantılardan ve olası yaşantıları bir de hiç var olmamış yaşamı bu kadar iyi döktüğü için de sevdim bu ismi, kestiremiyorum.
Uzatmayacağım, uzatsam da az kalır. Daha
okunacak çok şey var, yolumuz var bu başı bile değil!
Abartısız, sadeliğin ve gerçekliğin adamısın sen, büyük keyif seni okumak:)