1937 yılında Fransız yazar #rogermartindugard ın Nobel Edebiyat ödülünü bu ikinci kitabı ile almaya hak kazanmış…
Kitap despot baba M.Thibault’un ölüme bir kala anı ile başlar;yazar bu anları hiçbir detayı atlamayarak kurgularken doktor oğul Antoine ile sosyalist diğer oğul jacgues’i bir araya getirirken bu iki kardeşin farklı dünya görüşlerini de sık sık kurgusunun gündeminde tutar…Bu iki kardeşin tek ortak noktaları babalarını sevmemeleridir…Babanın ölümünden sonra ortaya çıkan mektuplar aslında M.Thibault’un çocuklarını ne kadar derin sevdiğini gösterse dahi yaşarken bu duyguyu onlara hissettirmemiştir…
Kitabın ikinci bölümü 1914’ Yazı olarak başlar…Bu bölüm baştan sona soyut fikirlerin havada uçuştuğu,birinci dünya savaşının çıkma sürecinin nasıl geliştiği doğrultusunda ilerlerken yazar araya Thibault kardeşlerin gönül ilişkilerini de yerleştirerek çok ağır ilerleyen kurgusunu bir nebze hafifletmeyi başarmış…
Kitap beni fazlasıyla yordu kendimi bir okyanusun ortasında yönünü bulmaya çalışan küçük bir yelkenli ile yol alan gariban bir kayıkçı gibi hissettirdi…Emperyalizmden,sosyalizme kadar bütün”izm”li kavramları okuyucunun beynine mıhlarken mitinglere de okuyucuyu götürerek yine hiçbir detayı atlamadan ağır ağır birinci dünya savaşının nasıl ortaya çıktığını görsel betimlemelerle de süsleyerek kurgusunu oluşturan yazar;fikir babalarının,savaş karşıtlarının,devrimci ruhların dünyalarını çok güzel bir şekilde kurgusuna yerleştirmiş (tabii bu süreçte nefes dahi almamış onu da belirteyim)…
Birinci kitabı çok daha fazla sevip bu kitabı okurken okuma hayatımda beni en çok yoran kitapları düşündüm:
1)Parma Manastırı
2)Büyülü Dağ ikinci cilt
3)Thibaultlar ikinci cilt olarak bellek tarihime geçti…
Edebi bir başyapıttan ziyade Tarihi bir Başyapıt tabirine uygun olan bu çooook katmanlı kitabı tarih ve soyut fikir ağırlıklı kitap severlere öneririm…
Bana hitap etmese dahi çok kaliteli,dolu dolu bir kitap olduğunu da belirteyim…