Sen kendini bazen o buz kütlesinin üstüne bırakılmış kadar yalnız hissederdin. İçinde bir şey vardı. O şey her neyse, bırak başkasına, kendine bile söylemekten korkardın. Yorganı başına çeksen bütün kötülükleri dışarıda tutabileceğine inanırdın. Saflık işte.
Nefes almakta güçlük çeker, bir süre sonra havasız kaldığın için ağlardın. İnsanın ağlamaktan, yalnız kalmaktan yorgun düşüp uyuyabildiğini o dönemlerde keşfettin. Uzun uykular buldun. Uzun rüya koridorları. Daha önce bilmediğin, görmediğin, hissetmediğin, yaşamadığın deneyimlere açılıyordu bu koridorlar. Orada zaman, sıkışık bir şey gibi değildi. Korkunun esiri olmuyordun. Özgürdün. Yolunu yitirmiş değildin.
Bilmemekle kuşatılmıştı ruhun. ... .Yalnız orada korkularından arınmıştın.
Sokakta, okulda, otobüs durağında beklerken korkuyordun. Gözlerini sana dikmiş herhangi birinin içindekileri göreceğinden endişe duyarak oradan uzaklaşıyordun. İnsanlarla iletişim kuramamaya başladın. Kendi göbeğini kendin keser hale gelmen çok aylar aldı.
Okuduğun kitaplarda aradın ruhunun yalnızlığına merhem olacak şeyleri. Evden sokağa, yan sokağa, diğer sokaklara gitme cesaretini buldun sonra. Seneler sonra kazı alanlarında uyudun, uyandın. Toprağın altını yokladın. Taşın serinliğinden türlü hikâyelere ulaştın. Yüz yılın uzun bir süre olmadığını, bin yılın insan çağında her şeyi değiştirdiğini, on binlerce yılın masal olup şekil değiştirdiğini. Kaç yaşında olduğunu bilemediğin ruhun, tüm bu uygarlıkları yaşayıp görmüş de o yüzden yorgun gibi. Konaklamak istediğin gönüller sana kapalı. Kalkmalı, çıkmalı yataktan. O çukurun seni içine çekmesine izin vermemelisin. Buraya neden gelmiştin,
hatırlamaya çalış. İnsan en büyük kazıyı kendi bünyesinde gerçekleştirmez mi? Buldukça, öğrendikçe, yaşadıkça bir anlama ulaşabileceksin. Şimdi dışarı çık. Bahçede oturan insanları dinle. Sorulara geçit ver. Mum olsan yanıp yanıp tükenmen gerekirdi. Yanmadan ışığa ulaşmak mümkün değil,
bilirsin. Dilini yitirmişlerin yapması gereken, bir dil bulmak,
ona ulaşmaya çabalamak.