Genelde zihin üzerine ne kadar az kontrolümüz olduğunu fark etmeyiz çünkü alışkanlıklar psişik enerji o kadar iyi yönlendirir ki düşünceler pürüzsüz biçimde birbirini takip ediyormuş gibi görünür. Uyuduktan sonra sabah alarm çaldığında yeniden bilinç kazanırız ve sonra banyoya gider ve dişlerimizi fırçalarız. Sonra kültürün belirlediği sosyal kurallar bizim için zihnimizi şekillendirme işini devralır ve genelde günün sonuna, yeniden uykuyla bilinci kaybetme aşamasına kadar kendimizi otomatik pilota alırız. Ancak dikkatimizi vermemiz gereken herhangi bir şey olmadan yalnız başımıza kaldığımızda zihnin temel düzensizliği kendini gösterir. Yapılacak bir şey olmadığından zihnin rastgele kaliplari takip etmeye başlar ve genelde acılı veya rahatsız edici bir şeyleri düşünmeye başlar. Bir insan düşüncelerine nasıl düzen vereceğini bilmiyorsa, dikkat böyle anlarda en sıkıntılı olan düşüncelere çekilecektir: Gerçek veya hayali acıya, en yakın kederlere veya uzun vadeli hayal kırıklıklarına odaklanacaktır. İnsanlar bu durumdan kaçınmak için dikkatin içe dönmesini ve olumsuz duyguları deşmesini engelleyen ve doğal olarak o an erişilebilir olan bilgilerle zihinlerini doldurmak isterler. Bu durum zamanın büyük kısmının, genellikle zevk vermemesine rağmen neden televizyon izlemeye ayrıldığını açıklıyor. Diğer uyarıcı kaynakları kıyasla örneğin okumak, diğer insanlarla konuşmak veya bir hobi üzerinde çalışmak gibi, televizyon, harcanması gereken pisijik enerji anlamında çok düşük bir bedelle izleyenin dikkatini yapılandıracak sürekli ve kolay erişilebilir bilgi sağlayabilir. Insanlar, televizyon izlerken zihinlerinin kendilerini rahatsız edecek kişisel sorunlarla yüzleşmeye zorlayacağından korkmazlar. İnsan psişik entropi aşmak için bir kere bu stratejiyi geliştirince alışkanlıktan vazgeçmenin neredeyse imkansız hale gelmesi anlaşılırdır.