Okuduğum bu kitabın etkisinden hâlâ çıkmış değilim.
Kitap, içinde Frankl'nin de bulunduğu bir tren dolusu Yahudi'nin Auschwitz toplama kampına götürülmesi ile başlar.
Elektrikli tellerle çevrili bu kampa girdiklerinde, geriye çırılçıplak bedenlerinden başka hiçbir şey kalmamıştı.
Okuduğum her sayfada kitabı kapatıp camdan gökyüzüne bakarak defalarca şükrettim. Bir insanın sahip olduğu için gurur duyacak tek şeyin özgürlük olduğunu bana bu kitap öğretti.
Yaşlı, hasta, engelli insanların gaz odalarına götürülüşü..
İçinde çocukların da bulunduğu yığın dolu insanın banyo yapma bahanesiyle ellerine sabun verilip hepsinin tek bir odada yakılması...
Sağ kalan insanların cesetlerin arasında yiyecek bir insan eti araması...
Hayatta hiçbir umudu hiçbir amacı kalmayan insanların gerçekleştirdiği toplu intiharlar...
Salgın hastalıklar, hırsızlıklar, idamlar...
En yıkıcısı ise varoluş sancısı üzerine başlayan anlam arayışı...
Bu arayışta bir anlam çıkarmayan insanlar hayatlarına devam edemediler birçoğu faili meçhul intiharlara kurban gitti geri kalan ölmek için Tanrı'ya yakardı ancak sadece kendine bir anlam yaratabilen insanlar hayatta kaldı.
Viktor E. Frankl
Zengin ve güçlü bir İranlı, bir keresinde hizmetçilerinden birisi ile bahçede geziniyormuş. Hizmetçi, az önce kendisini ölümle tehdit eden Azrail ile karşılaştığını ağlayarak anlatmış. Efendisine, çabuk yol alması halinde aynı akşam varabileceği Tahran'a kaçmak için en hızlı atını vermesi için yalvarmış. Efendisi razı olmuş ve hizmetçi doludizgin yola koyulmuş. Efendi eve dönerken kendisi de Azrail'e rastlamış ve sormuş:" Neden hizmetkarımı korkutup tehdit ediyorsun?" Azrail yanıtlamış:"onu tehdit etmedim; sadece, onunla bu gece Tahran'da buluşmayı planlarken, onu hâlâ burada görmek beni şaşırttı." (Sf;71)
İnsanın Anlam Arayışı