Sabah giyecek bir şeyler bakınırken karman çorman olmuş dolabın raflarından birinde babamın öldüğü gün giydiğim tişörtü gördüm. Elime aldım ama giymek gelmedi içimden. O günden sonra bir daha hiç giymedim onu zaten.
En sevdiğim giyim tarzı tişört kot pantolondur. Öyle çok kombinasyonum var ki bir giydiğimi bir daha giymiyorum sanırsınız. Bazen çok sevdiğim birkaç parçayı takıntı haline getirip sık tekrarlar yaptığım olur. O bile göze batmaz inanın.
Gözümü açtığım psikolojiye göre güne hazırlanmamı sağlayacak bir tişört seçerim ve sonrası gelir. Rutin dışı özel günler beni bu yüzden çok etkiler. Farklı bir şey giymem gerekiyorsa, resmî giysiler örneğin, bayram kutlama vesaire, bu benim için gerilim anlamına gelir. O günler genellikle sıkıntılı ve zor geçer. Ne giydiğin bence önemlidir, seni gösteren şeydir. Saçma hissetmemek ve kafamı yormamak için sevdiğim şeyleri giyerim. Düğünlere, derneklere özellikle de törenlere tişörtüm, kot pantolonum ve botlarımla gitmeyi tercih ederim zira kalabalıklar yorar ve ben zırhımı kuşanarak giderim.
Siyah rengi çok severim tişörtlerimin büyük bir çoğunluğu farklı baskıları olan siyah tişörtlerdir. Üzerinde aforizmalı yazılar varsa eğer değmeyin keyfime. Cebimdeki son kuruşu bile o tişörte verebilirim. Yırtık pırtık kot pantolonlarım ve kalın tabanlı asker botlarım ile tamamlarım tişörtlerimi.
Belki her gün beni görseniz size sıkıcı gelebilirim.
O sabah yani babamın öldüğü günün sabahı giydiğim pembe (pek tercih etmediğim bir renk) tişörtü yatağın üstüne bıraktım. Yanına oturdum. Babamın yanına oturur gibi. Babam öldüğü gün kulağıma beni hiç sevmediğini söylemişti. Muhtemelen doğduğum gün de aynı şeyi söyledi. Çünkü doğumum ve öldüğü gün arasında geçen zaman diliminde bu duygu bir tişört gibi hep üzerimdeydi.
Ebeveynlerin bazıları sevginin yetmeyeceğini düşündürür çocuklarına. O çocuklar yaşadıkları süre boyunca hep şunu hissederler : beni kimse sevmedi.
Büyüdükçe beklentileri de büyür. Onlar hep daha çok severler, karşılıksız severler, bir çukura kürekle toprak atar gibidirler. Derin ama çok derin bir çukurun dolmasını beklerler.
Bu insanlar kara komedi severler ve benim gibi çok gülerler ama kazdıkları çukura asla düşmezler. O çukurun dibinde onları nelerin ve kimlerin beklediğini çok iyi bilirler.
Tişört yatağımın üstünde babam gibi otururken ona baktım ve onu hiç sevmediğimi söyledim. Pembe renk gözü yorar. Kıpırdamıyordu ve bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Küreği bir kenara fırlatıp çukurun başından ayrıldım. Üzerinde "balance is the key of life" yazan tişörtümü giydim ve güne başladım.
Sevdiğiniz bir tişört aforizması varsa buraya yazabilirsiniz [......................................]
Dükkanın kapısını açtığımda saat on bire geliyordu. Hemen sade bir Türk kahvesi yaptım kendime. Koku küçük dükkanımı sardı. Raflardan yayılan kitap kokularına karıştı. Dünyada en sevdiğim ikinci ve üçüncü kokular, kitap ve kahve kokusu.
Birinciyi söyleyemem.
Dağınık masama oturur oturmaz ahbaplarımın hepsi etrafıma toplandı. Kahveme eşlik etti ağızlarından çıkan cümleler, lokum gibi kelimeler.
Birden bire acı bir çığlık yükseldi dışarıdan. Bir kadın sesiydi. İçim ürperdi. Hemen kapının önüne koştuk. Karşı dükkanın vitrinine hızla dalan otomobil, camı çerçeveyi indirmiş, ön cepheyi paramparça etmişti. Giderek artan insan sesleri ve gövdeler arasında arabadan bir kadın indi. Koşa koşa dükkandan içeri daldı ve soluk soluğa bir kitap ismi söyledi. Afili Hafiye var mı sizde? Murat Menteş'in kitabı? Çok acil lazım. İsmim Yegane Yadigar. Alp Laçin O' yu acil bulmam gerek. Yahya Hayhay peşimde! Lütfen acele et, dedi. Sakin olmasını söyledim, elimdeki fincanı ona doğru uzattım. Kahveyi bir dikişte bitirdi ve kitaplarla dolu raflara doğru koştu. Kitap masanın üstünde duruyordu. Masanızın üstünde duran kitabın adını buraya yazar mısınız? [.......................]
Kız kitabı alıp sayfaları hızla çevirmeye başladı. Ucunu kıvırdığım 182.sayfanın arasına parmağını koydu. Kitabı neden hala bitiremediğimi soran gözlerini gözlerime dikti. Cebinden bir silah çıkardı ve kapıdan içeriye doğru koşan kalabalığın arasından içeriye ilk giren adamı alnının ortasından vurdu. Adam kanlar içinde yere yığılırken kalabalık bir anda toz oldu. Dükkanın müdavimleri olan kitap kahramanları kadını sakinleştirmeye çalışsalar da o, buranın gerçek dünya olduğunu bir türlü anlamıyordu. Alp burada mı diye sordu, kimse cevap vermedi.
Sihirli bir tişört giyerek gerçek dünyadan romanlar alemine akan bir polis memurunu arıyordu. Yazarı öldürmesini istiyordu. Ona tekrar sakin olmasını söyledim. Çünkü zaten bu romandaki yazarlar sırayla ölüyordu. Son sayfaya gelene kadar nasıl olsa ölmüş olur, dedim.
Ne duruyorsun, bitir o zaman artık şu kitabı, diye bağırdı. Gözlerini kocaman açmıştı.
Okumak öyle bitirmek için yapılacak bir şey değil ki, dedim. Sen nasıl çıkıp geldiysen ben de o kitabın içine girip dolaşıyorum, istediğim zaman bitiririm, sanane, diye karşılık verdim.
O sırada arkamdan yaklaşan biri kafama sert bir şeyle vurdu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum.
Kendime geldiğimde kitap masanın üzerinde duruyordu. Kız gitmişti. Fincan parçalanmış bir halde yerdeydi. Döşemenin üzerine saçılan kahve telvesine bulanmıştı. Karşı dükkanın vitrini sapasağlamdı. Benim kitaplarımın kahramanları da ortalıkta yoktu. Etrafımı saran dev sessizliği masanın üzerinde duran kitap bozdu.
Oku! diye bağırdı.
Devam et, hadi! Kitabı elime alıp hızlıca dükkandan çıktım. Arabaya atladığım gibi soluğu evde aldım. Beni orada beklediğini biliyordum. Yatak odasına girdim, evet oradaydı. Yazar, yatağın üzerindeki tişörtün yanında oturuyordu. Hadi bunu giy ve babanın öldüğü güne git, dedi.
Hayır, dedim.
İnsan bir tişört giyip sevdiklerinin yanına gitmeli,
Onu sevmeyenlerin yanına değil.
Bu seni değiştirecek, yapmalısın, diyerek ısrar etse de yapmadım.
"Yapmak için sevmek gerekir. Sevgi yoksa değişim de yok. Sevgi güzelleştirir, sadece yapmak değil."
Kitabın son sayfasına bunları yazdım. Siz okuduğunuz kitabın son sayfasına ne yazmak istersiniz? [............................]
Yazar son sayfayı okur okumaz bana sarıldı. Haklısın, dedi. Bu tişörtü bir daha giyme.
" Balance is the key of life". Üzerimdeki tişörtte yazanı yüksek sesle okudu ve vedalaşmadan çekip gitti. O gitmeden ben, gideceğini biliyordum.
Gitmeden gideceğini bilmek...
Beni kitaplarımla baş başa bıraktı.
Neyse ki romanlar, hayattan daha canlı ve sahici. Varolmayan kişiler biziz.
Evet hayatın anahtarı dengedir.
Sevgili okurlar. Okuyarak öldürdüğümüz bu kaçıncı yazar?
Bu manyak herifin bütün kitapları böyle. İnteraktif bir dille okuru mutlaka kitabın içine çekiyor. Bu kitapta da benim yukarıda yaptığım gibi cümleler arasına boş parantezler bırakmış. Siz dolduruyorsunuz. Kafanıza göre.
Yani kitaba katılmamak mümkün değil.
Sonra da elinizi verip kolunuzu alamıyorsunuz. Beyninizin içine şarkılarla, aksiyonlarla, bitmez tükenmez aforizmalarla öyle bir sızıyor ki kitabı bitmesin diye yavaş yavaş okuyorsunuz.
Nefis tüyolar, şarkı tavsiyeleri, hayata dair ayrıntılar, zengin bir dil ve akıcı bir anlatım. Bu adamı okumayı çok çok çok ama çok seviyorum. O da benim gibi abartmayı seviyor.
Siz de sever misiniz? Buraya abartılı bir cümle yazın: [........................]
Dükkanı kapatın, bazen böyle kitaplar da okuyun. Saçmalamış mı evet, ama saçmalayınca hayat daha katlanılabilir değil mi? En son hangi saçmalığı yapmıştınız? [................. ]
Hadi bir tişört seçin şimdi. Sevdiğiniz bir tane olsun. Giyin ve sevdiğiniz birinin yanına gidin. Ona sarılın, sebepsiz, nedensiz. Sonra aynaya bakın. Yüzünüzdeki güzelliğe inanamayacaksınız. O gülümseme tüm vücudunuza yayılacak ve gününüz muhteşem geçecek. Alın size manifest:)) insta'sız, reelssiz kaldım demeyin, beni dinleyin.
Hayatı izlemekle yetinmeyin.
Ancak...
Sizi sevmeyenlerin yanına gitmeyin.
Bir daha hiç gitmeyin...
Çünkü hayat kurgudan daha tuhaf.
Burada hayat Üç A kuralına göre yaşanır: Aptallık, Aldırmazlık ve Acımasızlık.
Hayatımızın rengini, kıvamını, tadını münasebetlerimiz belirler. Mesele, doğru kişiyi bulmakta.
Değiştiremeyeceğimiz şeyleri düşünerek ferahlayamayız. Anılar ve hayallerdir bizi hoşnut eden. Şimdinin gerçekliğinden daima huylanırız.
Mutlu olmayı isteyecek kadar hırslı değilim. Dengeyi tutturalım yeter.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Buyurun dinliyorum : [........................]
Ve ben artık normal olmak istemiyorum.
Gelmek mümkün değil bağışla beni... Bazen mesafe de yakınlık demektir.
Yapamadıkların yaptıkların kadar önemlidir.
Kanatlarına limon sıkılmış, kafasına bomba atılmış bir kelebek gibiyim.
Artık uçamam.
Çünkü hayat bir hikâye değil. Kaotik. Tutarsız. Fazla uzun.
Ve kötü sürprizlerle dolu.
Anlıyor musunuz?
Ne anladığınızı buraya yazar mısınız:
[.........................]
Fark ile benzerliğin anlamının ortadan kaldırıldığı alan, roman...
Romanların gerçek olmasını isterdim. Deneyimin sahteleştiği, sahiciliğin tükendiği bir çağda, imajlarımız üzerinde oynadığımız tuhaf oyunları anlamak için.
Gerçeği, oyunun içine sığdığı ölçüde hazmedebiliyoruz.
Entropi Yasası'ndan kaçış yok.
Yazarı öldürdüm ve onun yerine geçtim sevgili okur. Şu anda aklınızdan ne geçiyor?
[.......................]
Ben Ahmet Kaya mırıldanıyorum :
"Sen benim hiçbir şeyimsin,
yazdıklarımdan çok daha az
Sen benim hiçbir şeyimsin,
varlığın yokluğun anlaşılmaz..."
Aşağıdaki parantezi de kendi hayatınızla doldurun sevgili okur, benden bu kadar...
Bir roman daha bitti...
[..........................]
Unutmayın:
Ölçüyü yakalamak, kıvamı tutturmak ve denge kurmak gerekiyor.
Balance is the key of life.
Afili HafiyeMurat Menteş
Eserin sende uyandırdıklarını, inceleme de bize yaşattı sanıyorum. :) Daha uzun kalma ve noktaların almayacağı kadar anlatma hissi...
Öykü yazmalısın evet yazmalısın, öykü... ☺️🥳
Keyifle okudum👌